T.C.

ÇANAKKALE ONSEKİZ MART ÜNİVERSİTESİ

FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ

SANAT TARİHİ BÖLÜMÜ

 

 

 

 

İlhan Koman

Bitirme Tezi

 

 

 

 

Tez Danışmanı

Prof. Dr. Ali Osman Uysal

 

 

Hazırlayan

Tuba Kocakaya

030202016

 

 

 

ÇANAKKALE 2007

 

 

 

 

 

İÇİNDEKİLER

                                                                                                                    Sayfa No

ÖNSÖZ

I.               GİRİŞ ………………………………………………………………...……........1

II.             İLHAN KOMAN VE SANAT HAYATI …………………………………….3

III.           İLHAN KOMAN’IN KALEMİNDEN ESERLERİ …………………...........13

1)    NON-FİGÜRATİF VE KİNETİK HEYKEL ÜRETİME BAKIŞIM.......13

2)    İLHAN KOMAN HEYKELLERİNİ ANLATIYOR……………..……...18

IV.           YAKINLARININ KALEMİNDEN İLHAN KOMAN …………………......23

1)    CAN YÜCEL ……………………………………………………………..23

2)    ABİDİN DİNO …………………………………………………………...27

3)    YAŞAR KEMAL ………………………………………………………...33

4)    PROF. DR.AYKUT KAZANCIGİL – PROF.SADİ ÖZİŞ……………...36

V.             İLHAN KOMAN VE METAL MOBİLYALAR………………………..........46

VI.           DEĞERLENDİRME VE SONUÇ …………………………………………...48

 

KAYNAKÇA

 

 

 

 

 

 

 

 

ÖNSÖZ

 

 

2005 yılında İlhan Koman İstanbul Retrospektif Sergisi’ni gezmemle başladı herşey. Algılarımı zorlayan eserlerini incelerken hissettiğim şaşkınlık, hayranlık ve böyle bir sanatçıyı anlamaya yönelik merak, tez konumu seçmemde önemli bir faktör oluşturdu.

Türkiye’nin yetiştirdiği dünya çapında bir heykeltıraş ve bilim adamı olan İlhan Koman’ı araştırmak sanata ve hayata bakışıma birçok farklı pencere açmış oldu. İlhan Koman gibi büyük bir ustayı anlamaya çalışmak benim için büyük bir gurur kaynağı olmuştur.

Bu çalışmamda beni destekleyip kaynak konusunda yardımlarını esirgemeyen Koman Vakfı ve kurucularından İlhan Koman’ın oğlu Ahmet Koman ve Fany Torre’ye, İlhan Koman’la ilgili güzel anılarını paylaştığı için Kaya Hoştaş’a, tez danışmanım Prof. Dr. Ali Osman Uysal’a, çalışmalarım sırasında desteğinden dolayı Merih Volkan Çiftçi’ye saygılarımı ve teşekkürlerimi sunarım.

Bu araştırmam, sanat denizinde bir kaptan-ı deryanın öyküsüdür.

 

 

                                                                                                

Tuba KOCAKAYA   

           2007- ÇANAKKALE

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

I-GİRİŞ

 

 

Bir nesnenin sanat olması için, has, öz, gerçek olması gerekir. Sanatta tek ölçü budur. Sanatın kopya, özenti, taklit olmayan, kendi kendine bir olay olması gerekir. Bu, küçük veya büyük de olur, obje de eşya da olur, figüratif veya non-figüratif de olur. Bütün sorun tek ve gerçek olmasıdır... Bir de Racine’in sanatı tarifi vardır: Sanat, hiçbir şeyden bir şey yapmaktır. Ben bazen çalışmamdan memnun olmayınca, kendi kendime küfür ve alayla Racine’in lafını tersyüz edip, şimdi bir şeyden hiçbir şey yaptın be mübarek adam, derim. Aslında sanat, bence insanın bilinmeyene doğru çıktığı bir serüvendir. Sanatçı, devamlı kendisini yenileyebilmelidir.”[1] Diyor İlhan Koman

 İlhan Koman, Edirne doğumludur, 1941’de Akademi’nin resim bölümüne girmiş, bir yıl sonra heykel bölümüne geçmiştir. Burada Koman’ın hocası, Güzel Sanatlar eğitimini çağdaşlaştırmak amacıyla Türkiye’ye davet edilen Rudolf Belling olmuştur. Koman, Hadi Bara ve Zühtü Müridoğlu’ndan dersler alır, okulu birincilikle bitirir. Paris’te burslu eğitim almaya hak kazanır. 1947-1951 yılları arasında Paris’te ilk atölyesini kurar ve ilk sergisini açar. İstanbul’a döndüğünde Güzel Sanatlar Akademisi’nde asistanlık görevine başlar, bölümde bir metal atölyesi kurar.

1955-1958 yılları arasında İlhan Koman, Mazhar Süleymangil, Şadi Çalık ve Sadi Öziş, geçimlerini sağlamak için Şişli’ de Kare Metal adlı bir atölye kurar, mobilya tasarımı yaparlar. Koman, Brüksel Dünya Fuarı’nın Türkiye pavyonu ve Anıt Kabir için açılan iki ayrı yarışmayı kazanır. Anıt Kabir’in çıkış merdivenlerinin doğu kanadına Sakarya Savaşını konu alan bir kabartma yapar. Mimari tasarımları için form araştırmaları yapmasını isteyen Ralph Erskine’nin daveti üzerine 1959’da İsveç’e gider. Drottningholm yöresinin kıyısında demirli M/S Hulda adlı ahşap teknede yaşar. Koman’ın atölyesi teknenin demir attığı kıyıda, bir mağaranın önündedir. Stokholm’de Uygulamalı Sanatlar Okulu’nda heykel hocalığı yapar. Stockholm kentinin kamusal alanlarına büyük boyutta uygulamalar gerçekleştirir. 40’lı yıllardan başlayarak  Venedik ve Sao Paulo Bineali dahil bir çok uluslararası sergiye katılır. İlhan Koman, 1986 yılında İsveç’te hayata gözlerini yumar. Stockholm Modern Müzesi (İsveç), MoMA (ABD, New York), Palais des Beaux Arts (Belçika, Brüksel), Seattle Art Museum (ABD, Seattle), Museo J. Batlle (Uruguay, Montevideo), Musee d’Art Moderne de la Ville de Paris (Fransa, Paris), İstanbul Resim Heykel Müzesi’nde ve yurtdışında önemli koleksiyonlarda çeşitli çalışmaları bulunmaktadır. Türkiye’de ise açık alanlarda sadece 4 heykeli var.

İlhan Koman’ın amacı, insanlara yaratıcı, öznel bir bakış açısı kazandırmak, içinde yaşadıkları koşulların tek ve mutlak olmadığını hatırlatmaktır. Sanatçı, insana özgürlüğünü ve gücünü geri verecek, taptaze bir gerçeklik düzlemi yaratmak adına çalışmaktır.

 

 

                         BİR EVLİYAYA

İlhan Koman ki tıraşsız heykeltıraş

Uçmaya doğru sakallı…

Elinde bombalarla bebekler

Heykel gibi olmayan heykeller,

Taşırdı garip maacir

Güneyinden Kuzeyine Kutupların

Battı batacak teknesiyle

Varmak için Edirne’den

Selimiye’ye…

                            Can YÜCEL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

II-İLHAN KOMAN VE SANAT HAYATI

 

 

Bu, varlığın kökenlerine doğru çıkılmış bir deniz yolculuğu; dipsiz sularda Hulda adlı teknesiyle gezen, derinde bulduklarını gerçek dünyaya getiren bir kaşifin; İlhan Koman’ın serüvenidir.

Sanatçının yapıtıyla yaşamını ilişkilendirmek, daha ilk dönemlerden itibaren bu ilişkinin kurgulanmasını gerektirecek bir bakışı zorunlu kılar. Başka bir şekilde söylemek gerekirse, kişisel yaşamla o yaşamdan üreyen yapıt arasında anlam bağıntıları aramak, aslında kendi akışı içinde gelişen ve o nedenle de kendi özgül koşullarıyla açıklanabilen yaşama, bir de sanatçısının yapıtı açısından yaklaşmaktır. Böyle yapılarak, yaşam, onun içinden çıkan sanat ürünleriyle anlamlandırılmış olur; daha doğrusu, zaten benzerlerinden “farklı” bir boyut taşıyan sanatçı yaşamı, bir de ona dışardan bakan kişinin yorumuyla yeni bir anlam kazanmış olur.[2]
          İlhan Koman’ın Edirne’de başlayıp Stockholm’de noktalanan 65 yıllık yaşamı, fazla inişli çıkışlı bir çizgi üzerine oturmuyor. Belki sanatı için de aynı şeyi söylemek mümkün. Yaşamının izlediği yolla, sanatının izlediği yol bu bakımdan örtüşüyor. İlk yol, sanatçının kişisel seçimiyle zaman zaman kırılmalara uğruyor doğal olarak; ikinci yol ise, doğrudan doğruya onun tercih ölçütleri düzeyinde, salt İlhan Koman’ın sanatı olarak açıklanabilecek bir yönde gelişiyor. Böyle bakıldığında, onun heykel sanatına ilişkin değerlendirme uygulama yönteminin, bir öngörü bağlamında, gençlik yıllarında başlayarak biçimlendiği ve herhangi bir sapmaya uğramadan, ama hep bu öngörüden ödün vermeksizin sanatsal espriyi yetkinleştirme yönünde gelişip olgunlaştığı saptanabiliyor.

 İlhan Koman’ın sülale adı makedonya’daki KOMANOVA toplumuna kadar uzanır.1880’li yıllarda bu aile Edirne’ye göç etmiştir.Ailesi Edirne’nin eski ailelerindendir.Baba tarafı Mohaç savaşı’ndan sonra,Konya’dan Yugoslavya’ya yerleştirilmiş Türk köylülerindendi.[3]Yani eskilerin deyimiyle ve de Koman’ın ifadesiyle “evlâd-ı fâtihan”sınıfındandı.Osmanlılar,işgal ettikleri yerlere,nüfus dengesini korumak için Anadolu’dan gelme Türkleri yerleştiriyorlardı.I. Dünya Savaşı yıllarında Edirne’de nüfus müdürlüğü yapan amcasının anlattığına göre,Orta Asya’da Peçenekler ile Kuman Türkleri arasındaki çatışmalar sonucunda bir bölüm Kuman,Hazar Denizi üzerinden Konya’ya geliyor,oradan da bugün halen Yugoslavya’nın Makedonya yöresine gönderiliyor ve Komanova kasabasına adlarını veriyorlar.Buradan geliyor ailenin “Koman” adı.[4]

Edirne,dünya savaşının bunalımlı yıllarında,üç ülkeye sınırı olan küçük bir kenttir.Ama Osmanlı kültürünün altın çağına merkezlik yaptığı dönemden taşıdığı değerler düşünüldüğünde,böyle bir kentte dünyaya gözlerini açmanın,küçük Koman’ın dünyasına ilk katkıları getirmiş olabileceğini tahmin etmek zor değil.O yıllarda yunan işgali yaşanmıştır.Büyük bir aileden gelen Koman’ın annesinin,ülkede  kadın haklarını savunan aydın bir kişi olması nedeniyle,sanatçının yetişmesini olumlu yönde etkilemiş olabileceği de uzak bir ihtimal değil.

Yazları İstanbul’a dedesini ziyarete gidişlerde,Komanın ilgisini çekip hoşlandığı şeylerden biride,Haliç’teki vapurları izlemekti.Daha beş-altı yaşlarında gemi maketleri yapmaya başlayan Koman böylece ilk tasarımlarını yapmasında Haliç izlenimlerinin payı büyüktür.Çok daha sonralar,liseye gittiği günlerde bile gemi inşaat mühendisi olmayı tasarlıyordu.Okula başladığında sınıfın karakalemde en yetenekli öğrencisi oldu.Alışagelmiş çocuk oyunları yerine bir köşeye çekilip vida ve cıvatalarla oynamaktan daha çok ilgisini çekerdi.

17 yaşındanken tüberküloza yakalanan Koman’ın durumu çok ağırlaşmış ailesi neredeyse umudu kesmiştir.Tedavisi için Edirne’den İstanbul’a götürülüp getiriliyordu bu nedenle askerlik görevinden muaf tutuldu.Bu uzun dönemi değerlendirmek için akademiye başvurmaya karar verir.İlgililere resimlerini gösterdikten sonra akademiye kabul edilir.Yıl 1941 ve İkinci Dünya Savaşı’nın en bunalımlı dönemidir.Resim Bölümü’nün şefi,dört yıl önce akademide yapılan iyileştirici değişiklikten sonra bu okula atanan Fransız ressam Léopold levy,asistanları ise Bedri rahmi ve Sabri Berkel’dir.İleride yakın dostluk kuracağı bu sanatçılar,onun ilk hocalarıdır.Hadi Bara ve Zühtü Müridoğlu’ndan modelaj almıştır.İlhan Koman,bu derslerde antik heykellerden yaptığı kopya ve orneman çalışmalarıyla hocalarının dikkatini çeker,elinin resimden çok bu işlere yatkın olduğunu,o nedenle de heykel bölümüne gitmesi gerektiğini öneren hocalarının öğüdüne uyar ve bir yıl sonra Akademi’nin Heykel Bölümü’ne geçer.Bu bölümde hocaları,Levy ve Rudolf Belling’dir.Kısa zamanda bölümde başarılı olarak okulunu birincilikle bitirir.Okul,başarıyla mezun olan öğrencileri Paris’e staja göndermektedir.Fakat savaş nedeniyle bir süre bu uygulamaya ara verilse de 1945’te savaş bitince açılan yarışma sınavını kazanarak 1947’de üç yıllığına burslu olarak Paris’e gönderilir.[5]

     Savaş sonrası Paris’inde,aynı dönemde Neşet Günal,Sadi Öziş ve Refik Eren’in de orada bulunduğu bir dönemde,İlhan Koman boş zamanlarını Louvre’de ve Rodin Müzesi’nde geçirmektedir.Özellikle Rodin’in yapıtları,onun üzerinde uzun zaman silinmeyecek bir etki bırakır.Devam etmesi gereken Julian Akademisi’ndeki eğitim sistemiyle başı pek uyuşmaz.Hocası Marcel Jumont’un derslerine üç-dört aydan fazla tahammül edemez.Klasik ve alışılmış yöntemlerle verilen dersler İlhan Koman’ın ilgisini çekmemiştir.Oysa İstanbul’da okurken,Akademi’nin son sınıfında soyut çalışmalara başlamıştı bile.Şimdi karşısına konulan modelden,biçimi “modle” ederek çalışmak eski yöntemlere geri dönüşün ötesinde bir anlam ifade etmez onun için.”Beni rahat bırakın,istediğim gibi çalışayım”der.O yıllarda Paris’te öğrenci müfettişi olarak görev yapan Ahmet Kutsi Tecer’e bunu anlatmak kolay değildir.Zühtü Hoca’nın da araya girmesiyle iş tatlıya bağlanır ve böylece yeni bir sorunun baş göstermesi önlenmiş olur.[6]

Resim,heykel,tiyatro gibi farklı dallardan gelen üç arkadaşı Paris’in sanat ortamıyla birleştirecek,ayrı okullarda uzmanlık eğitimi görmelerine karşın,ortak bir atölyede çalışma imkanı bulmuşlardır.Paylaştıkları bu mekan,Grande Chaumiére Caddesi’nde,Modigliani’nin eski atölyesinin üzerinde,mütevazı bir çalışma yeridir.Günal ve Öziş,okullarına gittiklerinde,çoğu zaman yalnız kaldığı bu atölyede “desen çizmekten kurtulmak,anekdottan,doğa taklidinden uzaklaşmak”için Koman aralıksız desen çizmektedir.Sayıları binleri bulan bu desenlerden bir tomarını koltuğun altına koyup,Neşet Günal’ın ve Bedri Rahmi’nin ısrarlarına daha fazla dayanamayarak Fernand Léger’nin Porte de Clichy’deki atölyesinin yolunu tutarlar Neşet Günal’la birlikte.Ustanın yanına cesaret edemeyen Koman’ın yerine Günal gösterir desenleri.Léger uzun uzun inceler desenleri,kimilerini başarılı bulur ve över,ama Koman’ın öğrencisi olmadığını öğrenince,onları yaka paça kapı dışarı ediverir.[7]

İlhan Koman’ı Louvre’da ilgilendiren,modern sanatçılardan çok,eski Mezopotamya ve Mısır sanatı olmuştur;daha sonrada Rodin Müzesi’nde gördükleri onu çok etkilemiştir.Ona göre Rodin,”Rönesans’tan sonra heykelde en büyük olay”dır.Başka heykeltıraşlar da vardır ama,Koman ve arkadaşları “gençlik romantizmi içinde”Rodin’e hayrandırlar.Rodin’den sonra diğer bir isimde İlhan Koman’a büyük ufuklar açmış olan Brancusi’dir.İlhan Koman’ın sanatında ona büyük ufuklar açmıştır.İlhan Koman’ın ustaları arasında Giacometti’nin de ayrı bir yeri vardır.Geriye ölümsüz yapıtlar bırakmak için,kendilerine Mısır ve Yunan sağlamlığını,görkemini model alanların aksine,Giacometti’nin figürleri,eski Nazi kamplarında “bir deri bir kemik kalmış insanlar”ı hatırlatır.Yani Giacometti,böylece “malzemeyi de ortadan kaldırıyordu ve geriye,yalnızca vibrasyon yani hayatın titreşimi kalıyor”du.[8]

Paris’teki uzmanlık eğitimi,1951’de biter ve burslu olması nedeniyle İstanbul’a dönerek Güzel Sanatlar Akademisi’nde asistanlık görevine başlar.İlk işi,bölümde maden atölyesi kurmaktır.Türkiye’de iktidar değişikliği olmuş Demokratik parti dönemi başlamıştır.Koman’ın asistanlıktan aldığı maaş,geçimini sağlamaya yetmediğinden,dört arkadaş bir araya gelerek (Sadi Çalık,Sadi Öziş ve Mahzar Süleymangil),1955’te Şişli’de “Kare Metal”adıyla bir mobilya atölyesi kurarlar.Koltuk,iskemle gibi gündelik yaşamda kullanılan mobilyalar ürettikleri bu atölyede,kaynakçı İsmail Usta,gruba yardımcı olmaktadır.Her sanatçının tasarımı kendine özgüdür.Su borularını haddeden geçirip incelterek yaptıkları işler,modern mobilyanın ilk örnekleri arasındadır.Ancak ekonomik zorluklar nedeniyle üç yıl kadar sürdürebilirler.Sanatçıların yurtdışına çıkmalarının neredeyse olanaksız olduğu o dönemde,İlhan Koman,1958’de önce Brüksel’e,daha sonra da uzun süre yaşayacağı İsveç’e gider.[9]

Koman yurt dışına çıkmadan önce (1957),Amerikan Haberler Merkezi’de Şadi Çalık, Ferruh Başağa, Ömer Uluç’un katılımıyla düzenlenen bir grup sergisinde yer alması paylaşılan sanat anlayışının ilk işaretini taşıması bakımından önemlidir.Gene bu yıllarda (1953),Hadi Bara ve mimar Tarık Carım ile “Espace”grubunu kurar.Ayrıca gene Sadi Öziş, Sadi Çalık ve Mübin Orhon’la kurduğu “Soyut Sanat Atölyesi,Koman’ın bu dönem etkinlikleri arasındadır.[10]

İlhan Koman’ın İsveç’ten önce,kısa bir süre için Brüksel’e gidişi,1958’de orada düzenlenecek olan Dünya Fuarı nedeniyledir.Fuarda yer alacak olan Türk Pavyonu için düzenlenen yarışmayı kazanır ve gene bu fuar için görevlendirilen mimarlarla  (Utarit İzgi, Muhlis Türkmen, İlhan Türegün ve Hamdi Şensoy) birlikte Brüksel’e gider.[11]

Heykel konseptiyle mimarın bütünlüğü arasında,birbirini tamamlayan iki sanat dalıyla ilgili olarak ilk temel çalışma ise,Anıtkabir rölyefleridir.

1959'da başlayıp kesintisiz biçimde 30 Aralık 1986'daki ölümüne kadar aralıksız 27 yıl süren İsveç dönemiyle ilgili bilgilerimiz fazla ayrıntılı değil. Bir bakıma Türkiye'den kopuk, kendi macerasını ve doğrudan doğruya bağımsız sanat üretiminin özgür koşullarını arayıp bulduğu bu ülkede yaşamayı seçmiş olmasını, Kuzey'in dingin ve huzurlu atmosferiyle kendi mizacının örtüşmesi gerçeğine bağlamak mümkün. Gider gitmez yerleştiği İsveç'in Drottningholm yöresinin bir kıyısında demirli M/S Hulda adlı ahşap teknede, doğayla baş başa yaşamayı seçmişti. Kışın donan denizin buzları arasında sıkışan bu tekne, yazları buzların çözülmesiyle birlikte hareketleniyor ve denize açılıyordu. Koman'ın atölyesi de teknenin demir attığı kıyıda, biraz ötedeki mağaranın önünde idi. Gerektiğinde tekneyi de atölye olarak kullanıyordu.[12]

İlhan Koman, kendisiyle görüşme yapan bir İsveç gazetesine verdiği röportajda, Türkiye' de değil de İsveç'te yaşamayı tercih etmesinin nedenlerini soran gazeteciye verdiği yanıtta, kendini "gönüllü sürgün" olarak tanımlamıştı. Ayrıca Türkiye'de iktidarda bulunan hükümetin görüşleriyle bağdaşmamasını da İsveç'e gelmesinin nedenleri arasında saymış ve kendini "bir mahkum gibi, heykel yapmaya koşullandırdığı"ndan söz etmişti.[13] Teknede yaşamayı seçmesi uzun bir zaman almamıştı. Bir süre, Stockholm'e yakın yerde oturan bir mimarın konutuna yerleşmiş, gündüzleri çalışırken, geceleri de bu konutta kendine atölye olarak düzenlediği bir mekanda heykel etütleri yapıyordu. Bir dizi "informel" çalışmanın, onu, kısa bir süre sonta Stockholm kentinin büyük alanlarını süsleyecek anıt çalışmalarına yönelttiği ve sanatçı yeteneğinin, ciddi üretim kapasitesinin, çevresinde tanınıp sivrilmesinde etken olduğu anlaşılıyor.[14]

1940'lı yılların sonlarında başlayarak kısa aralıklarla katıldığı uluslararası sergiler C1948'de "Salon des Realites Nouvelles", 1956'da Venedik ve 1957'de Sao Paulo bienalIeri, 1956 ve 1961'de Paris Rodin Müzesi'nde ı. ve 2. Uluslararası Çağdaş Heykel Sergileri, 1964'te Paris Modern Sanat Müzesi'nde "Art Turc d'Aujourd'hui" sergisi) Bem, Zurich ve Malmeu' deki kişisel sergileri, etkinliklerinin başlıcaları arasında sayılabilir.[15]

Yurtdışındaki seçkin koleksiyonlarda yapıtlarının yer aldığını da görüyoruz bu arada.Güzel Sanatlar Akademisi'nde sanat eğitimini çağdaş ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden düzenlemek için Heykel Bölümü'nün başına Rudolf Belling getirilişinden kısa bir süre sonra bölüme kaydını yaptırmıştı İlhan Koman. Bölüme şef olarak Belling'in atanmasıyla, genç sanatçı kuşağının da bölümde etkin asistanlık görevleri aldıkları görülür. Daha sonra, 1950'de Ali Hadi Bara ile bölümün atölye hocalığına getirilecek olan Zühtü Müridoğlu, o dönemde Dekoratif Sanatlar Bölümü'nü yöneten Marie Louis Sue'nün yanında modelaj dersleri veriyordu. Daha o yıllarda Koman'ın bu derslerden yararlandığı anlaşılıyor. Ama etkin öğreticilik kariyeri, doğaldır ki Belling'in üzerinde odaklanıyordu. 1920'li yıllardan başlayarak, heykel sanatında soyut-hacimsel formlara ağırlık veren, bu tutumuyla da modern-kübist anlayışı benimsemiş olan Belling, Akademi kadrosuna atandığında verdiği ilk derste, heykelde bütün-parça ilişkisi üzerinde durmuş, öğrencileri kendi yeteneklerini ortaya çıkarmalarına fırsat verecek bir yönde, ama temel sorunları kavrayıcı bir düzeyde yetiştirmenin asıl amaç olacağını vurgulamıştı.[16]

Türkiye'de Atatürk konulu anıt heykelciliğinin gündemde olduğu bir dönemde, heykel eğitiminin de daha çok bu yöne kanalize edilmesi, öğrencilerin bu açıdan donanımlı yetişmelerini sağlayıcı bir yol izlenmesi doğaldı. Bundan böyle yabancı sanatçılara sipariş verilmeyecek, bu görevi heykel eğitiminin teknik sorunlarını da iyi kavramış yeni kuşak üstlenecekti.

Belling'in kendi sanat anlayışını bir ölçüde kapalı tutarak, öğrencilerini model çevresinde gözlem ve modelaja öncelik veren akademik bir yönde eğitmesi, İlhan Koman’ın yanı sıra aynı bölümdeki öteki öğrencileri farklı açılardan etkilemiş olmalıydı. Koman gibi, anıt heykelciliğinin sınırlarını aşarak serbest ve özgür çalışmaya olanak verecek ortamları, Akademi yıllarından sonra da aramış olanlar için, Belling'in önerileri tartışma götürebilirdi. Nitekim İlhan Koman Paris dönüşünde, Akademi'de görev aldığında, ilk işi bağımsız bir çalışma disiplini geliştirmek olmuştu. [17]

Koman'la Güneş Karabuda'nın yaptığı görüşmede, sanatın ne olduğu sorusunu şöyle yanıtlamıştı: "Bir nesnenin sanat olması için, has, öz, gerçek olması gerekir. Sanatta tek ölçü budur. Sanatın kopya, özenti, taklit olmayan, kendi kendine bir olay olması gerekir. Bu, küçük veya büyük de olur, obje de eşya da olur, figüratif veya non-figüratif de olur. Bütün sorun tek ve gerçek olmasıdır ... Bir de Racine'in sanatı tarifi vardır: Sanat, hiçbir şeyden bir şey yapmaktır. Ben bazen çalışmamdan memnun olmayınca, kendi kendime küfür ve alayla Racine'in lafını tersyüz edip, şimdi bir şeyden hiçbir şey yaptın be mübarek adam, derim. Aslında sanat, bence insanın bilinmeyene doğru çıktığı bir serüvendir. Sanatçı, devamlı kendisini yenileyebilmelidir. "[18]

    

Hocası Belling'in bir sözünü anımsamadan geçmez Koman; şöyle demiştir Belling: "Değişik sanat türleri arasındaki ilişkileri anlamaya çalış ... "

İşte bu nokta, İlhan Koman'ın soyutçu ve minimal kökenli sanatı açısından önemini, onun bütün yaşamı boyunca ürettiği işlerinde hep korumuştu. Daha ilk bakışta, Koman'ın heykel objeleri, bilinen ve alışılmış olan heykel kavramının dışında kalabilmişse, bunun nedeni, onun bu sanat dalına saltık bir "form" yaratma endişesini açığa vuracak düzeylerde yaklaşmış olmasındandır. Leonardo heykel konusundaki düşüncelerini öne sürerken, daha sözün başında "yararlılık"la "güzellik"in bağdaştırılamayacağına parmak basmıştı. Bu söz açısından bakıldığında, İlhan Koman'ın malzeme özelliğinden yola çıkarak oluşturduğu "iş"lerinde soyut güzellik kavramının ötesine geçen hiçbir şeye tanık olmayız. Birer "tasarım" başyapıtı düzeyindedir onun bu heykel nesneleri. Naum Gabo'nun 1920'lerde yaptığı düşey boyuttaki "devingen-soyut" formları ya da Brancusi'nin 1930'lu yılların tarihlerini taşıyan "sonsuz sütun"ları gibi. Bu ve benzeri nitelikler içeren soyut heykeller, ancak bulundukları yerde, tasarımlandıkları ortam içinde ve çevrelerini saran espasla birlikte (in situ) düşünüldüklerinde, kendilerine özgü bir anlam ifade ederler. Ayrıca bu anlam, salt o nesneler için söz konusudur. Bu bağlamda, kendileriyle açıklanabilecek "pür" (saf) bir konum sergilerler.[19]

İlhan Koman'ın, herhangi bir "okul" ya da "akım" kapsamında ele alınması mümkün olmayan işleri de böyledir. Onun sanatçı kimliğini tanımlarken, Abidin Dino’nun maddeler halinde sıraladığı temel ilkeler, geçen yüzyılın başından bu yana yönünü hep aynı noktaya doğru açmış olan soyutçu biçim mantığının da dayandığı ilkelerdir: Gerçekten de maddenin iç yapısını araştırır, bulgularını dışsallaştırır, yerçekimi yasasıyla kıyasıya çekişir, basınç v.e baskının karşısındadır, doğa-insan ve insan-doğa ilişkisinde yeni bir yaklaşımın peşindedir, dikey biçimlerin dirilik gücüne dayanarak, ölümün yataylık eğilimine meydan okur sürekli, çağımızın çelişkilerini yansıtır derinlemesine ...[20]

Bütün bunlardan dolayı, heykellerinde "düşünsel" bir içerik bulanlar yanılmamışlardır. Bu düşünsellik, hükmedici ve planlanmış değildir. Koman, eline geçirdiği bütün malzemelere, taş ve metalolsun, kil ya da tahta olsun, o malzemelerin doğasından kaynaklanan bir yapısallık içinde bakar. Önümüze koyduğu formlar, her zaman bütün doğallıklarına karşın, gizli ya da açık bir sürprizle izleyiciyi şaşırtırlar aynı zamanda. Sanatı tanımlarken, insanın bilinmeyene doğru çıktığı bir "serüven" olarak yorumladığı şey, aslında "bilinen" içinde "bilinmeyen"in arandığı sonsuz ve sürekli bir yolculuktan başka ne olabilir ... Heykelin eski Yunan'dan günümüze uzanan yolculuğu, bu aşamada sanatçının yolculuğudur. Başka sanatçılar gibi Koman da bu yolculuktan, her defasında yeni bulgularla döner; bu bulguları yoğunlaştıkça maddenin içerdiği gizli referansları da keşfetmiş olur. [21]

Kuşkusuz bu kişisel bulguların ötesinde, modern heykelin Süprematizm, Neo-plastisizm ve Konstrüktivizm gibi akımlarla bağlantısı, İlhan Koman'ı yakından ilgilendiren bir sorunsallık olarak önemini hep koruyagelmiştir. Bir nesne olarak heykelin espasla ilişkisi üzerinde düşünürken, bu öncül  çözümlerin onu ilgilendirmemesi söz konusu olamazdı. Kendi ülkesinde "Novembergruppe"nin üyesi olan Belling'in Koman'a belki de etkili biçimde göstermekten kaçındığı daha üst düzeydeki çözümleri, Koman Paris yıllarında öncü sanatçıların yapıtlarında görme olanağı buldukça, heykel sanatı hakkında saklı tuttuğu görüşlerin isabeti konusunda, daha yanılmaz sonuçlara varabiliyordu.[22]

Koman' ın da belirtmiş olduğu gibi, her parça "yeni fikirler" üretilmesine olanak verecek ufuklar açar sanatçının önüne. Çünkü o parçalar sonuçta birer "cenin" dir; aynı türün daha gelişmiş örneklerini türetmede, bir başka deyişle ilk tasarım olarak bulgulanmış biçim oluşumundan yan tasarımlar kurgulamakta, her parçanın nasıl kullanılacağı üzerine seçenekler sunar. Sıradanlığı aşmanın çözümü böylece sağlanmış olur. Örneğin kullandığı malzeme ağaçsa, onu büküp dalga biçimine sokar; Brancusi'de olduğu gibi, sonsuzluğa doğru uzanan bir "dalga imgesi" çıkar bundan. Koman'ın bütün yapıtlarında tanık olduğumuz devingen imge oluşumu, malzemeyi kullanım olanaklarının geniş tutulmasından kaynaklanır. Gene Koman'ın kendi ifadesiyle, "form"u, "hiperform"a dönüştürme yöntemidir bu. Antik estetikte geçen "altın kesim"e benzer, mükemmel oranlar sistemini, çağdaş biçim anlayışı düzeyinde yeniden devreye sokma girişimi olarak da tanımlanabilecek bu yöntem, küp, koni vb geometrik formların deneylerle sabit hale getirilmiş yeni sentezlerinden türetilir. Bu formların çoğulluk niteliği, birbirinin uzantısı olan bir dizi ardışık işin de çıkış noktası olacak ve zaman içinde Koman'ın üretkenliğini olumlu yönde etkileyecektir.[23]

Bir temel biçimden kalkarak yan biçimlere yönelmek, soyutçu planda arayış bilincini hep uyanık tutmakta temel unsurlardan biridir. Aynı şekilde, çok yüzeyli ("polyedre") bir yapı tasarımı üzerinde yoğunlaşırken, Koman'ın yaptığı gene budur. Çok yüzeyli tasarımlar, kendi içlerinde bütünlük taşıdıkları gibi, farklı yönlerde konumlandırılmış satıhlar aracılığıyla yapıtın farklı cephelerden algılanma olasılığını da güçlendirir. Matematikteki kanıtlanmış teoremleri andırır bu çok yüzeyli formlar; bize, tartışmasız estetik değerler olarak görünmeleri bundandır. Örneğin Euklides geometrisinde biçimler soyut nesnelerdir ve gerçek dünyada değil, matematiksel dünyada yaşarlar.[24]Sözgelişi, bir üçgen, matematikçinin belleğinde var olan bir nesnedir. Tıpkı bunun gibi, Koman'ın soyut heykel formlarını biçimlendiren elemanlar da sanatçının belleğinde doğadan bağımsız olarak üretilmiş biçim kombinezonlarıdır. Bu kombinezonlar, belli bir noktada sonlanmazlar, aksine, içerdikleri tasarımsal yoruma paralel olarak bir dizi üretime yol açarlar. Bunların aynı zamanda gerçek dünya nesneleri hakkında bilgi veriyormuş gibi görünmeleri, çağrışımsal özle dolu olmaları nedeniyledir. Ancak dayandıkları temel felsefe, soyutçu görüşle ilgili olduğundan, bu tür izlenimlerin yanıltıcı olacağı konusunda izleyicide kuşku uyandırırlar. Denge, ağırlık-hafiflik, simetri gibi geometri kökenli değerler, Koman'ın yapıtlarında asal değerler olarak çıkıyorsa karşımıza, bu, bütün klasik yapıtlar için geçerli olan "tekranik" (kapalı) biçim yapısını soyut ürünler aracılığıyla gündemde tutma isteğinden kaynaklanır. İşin sırrına varmış olduğu konusunda ışık yakar izleyiciye Koman; ister klasik, ister modern olsun, bütün sanat yapıtlarını birleştiren temel değerlerin, keşfi gereken bu "sır"la ilgili olduğunu sessizce fısıldar bize. Bir kristalbilim uzmanıdır sanki, üç boyutlu biçimin içinde saklı olanı bulup çıkarmaya çalışırken, bunu, yanar-döner ışıklı bir prizma halinde koyar önümüze. Her yana bükülüp dağılabilen, kendi çevresinde dönerken, yanına yöresine de ışık saçan form huzmeleri yaratmasının nedeni budur. Yer yer dilimlenmiş, yer yer çiçeksi veya yapraksı formlara bürünerek ayrıntıyı içselleştirmiş diziler, aslında birer form huzmesidir. Kendi içlerinde çatlar, dağılır, yeniden birleşirler, böylece durmaksızın yeniden hayat bulurlar.[25]

Tahta malzeme esnekliğinin bütün olanaklarını kullanırken, sanat kariyerinde "demir çağı" olarak adlandırdığı daha erken dönem yapıtlarında metali de neredeyse bu esnek boyutlara getirir. Ama bunu yaparken, demirin sertliğini yüceltip güzelliği ni yansıtmaya çalışmaktan da geri durmaz. Bütünüyle metal konstrüksiyon olarak İstanbul' da, Halk Sigorta için 1980' de gerçekleştirdiği Akdeniz heykeli, bütün ağırlığına karşın, çalışma tekniğindeki incelik nedeniyle, her an yerden yükseliyor gibi görünen tinsel çekiciliği de göz önüne alınırsa, Türkiye' deki serbest anıt heykelciliğinde yeni bir dönemin başladığını da haber veren önemli bir çalışmadır. Akdeniz kültürünün vatan bulduğu bir coğrafyada, anırın içerdiği anlamsal mesaj, doğa ve şiir ilişkisinin vurucu etkisini düşündürmenin ötesinde, insancıl değerlerle bezelidir daha çok. Kollarını yana açmış genç kadın figürü, bedeninin üzerinden ırmak gibi aşağı doğru akan giysisiyle bütün insanlığı kucaklamak istiyor gibidir. Böyle bir anıtın iletmek istediği mesaj, barış ve kardeşlik düşüncesi üzerine kurulu olabilir doğal olarak. Peşlerinde zengin kültür birikimleri bırakarak, bu coğrafyadan geçen insan toplulukları, Koman'ın anıtında bir simgeye dönüşmüş görüntüsüyle, geçmişten geleceğe bırakılan insancıl değerlerin bir bütünüdür. Sanatçı, maddenin ağır fizik yapısını, bir İyon sütununu yukardan aşağı bölen ince yivler gibi tarayıp kompoze ederek yeniden yapılandırmıştır bu heykelde. Anıtın yapım çalışmalarının yaratmış olduğu sorunlar da anımsanırsa,dışardan bakıldığında yırtılmış bir kağıdı andıran, o nedenle beş tona yakın metal malzemeyi kütlesellikten arındırmakta sanatçının gösterdiği üstün yeteneği n anlaşılması belki kolaylaşabilir.[26]

Sanat yapıtları üretirken, teknolojik araştırmalara ve bilimsel kökenli projelere de ağırlık vermiş olan leonardo da Vinci soyundan gelen bir sanatçı olduğu izlenimini bizim üzerimizde hep canlı tutar İlhan Koman. Bu yönüyle, alışılmış heykeltıraş kategorisi içine girmez; bir deneyim ve araştırma, bulgu dünyasına açık olma bilinciyle karşılar izleyicisini. Parçalılık içinde bütünlüğü, ayrıntı içinde merkeziliği yakalamış olması, ona, heykel sanatında ayrıcalıklı bir yer vermiştir.[27]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

III- İLHAN KOMAN’IN KALEMİNDEN ESERLERİ

 

1- Non-Figüratif Statik ve Kinetik Heykel Üretimine Bakışım

 

 

Burada  heykeltıraş, kendi kaleminden 1965’ten beri ürettiği yapıtlardan bazılarını örnekler vererek açıklıyor.Çeşitli mekanik ve geometrik problemler olan ilgisi sanatçıyı,mühendislik bilgisiyle ortaya çıkartılan bükülebilir,sert olmayan polihedra (çok yüzlü)yapıların inşasına kadar götürmüştür.Örneğin,metaryalin esnekliğinin sağlandığı bütün avantajlardan yararlanan tahta bir sütun; bir sıra ahşap yay tarafından gergin tutulan uzun bir zincirden oluşmuş bir sütün;yada süpürgeye benzer ayakları olan ve hiperform  olarak adlandırdığı topolojik şekiller,rüzgar gücüyle çalışan kendiliğinden açılabilir rotorlar

Ben (İ.K) Türkiye’de doğmuş ve 1958’den beri İsveç’te yaşayan bir heykeltıraşım.halen Stockholm uygulamalı sanatlar akademisinde heykeltıraşlık üzerine dersler veriyorum.burada çalışmalarımı biraz daha farklı bir çizgiye kaydırdığım,ancak eski eserlerimden beri süregelen devamlılığı da bozmadığım 1965 sonrası heykellerimden bahsedeceğim.

Heykellerimi “embriyonsal”(embryonic) olarak tanımlarım,çünkü her parça yeni fikirler üretmeyi ve aynı türün daha gelişmiş örneklerini üretmede kullanabilecek farklı bilgilere duyulan ihtiyacı içerir.Ama tabi ki tek bir yöne odaklanıp çalışmıyorum.daha çok deneylerimde karşılaştığım bir takım sorunların üzerine gitmek ve onları çözmeye uğraşmakla ilgileniyorum.sıradanlığa özelliklede değiştirilemez ya da tartışılamaz gibi görünen kuramlara meydan okumaktan hoşlanırım.Bana göre,mevcut olan zaten eskimektir.

Böyle kabullenilmiş kuramlardan bir tanesi de polihedraların katı yada bükülemez bir yapıya sahip olduklarıdır.1970 yılında yaptığım deneyler sırasında sert olmayan,esnek bir forma sahip,10 birleşme noktası olan ve 16 eşkenar üçgen şeklinde yüzü olan polihedron bulmuştum.böyle polihedron temelli,hafif,katlanabilen inşaat malzemesi olarak da kullanılabilen birimlerin,uzayda kurulan mühendislik eseri yapılarda yararlı olabileceğini düşünmüştüm.1971 yılında,işveç’te,esnek polihedral formlu yapısal elementlerin patentini almak için başvurdum ve 1973 yılında yaptığım başvuru onaylandı.Bir süre öncede matematikçi Robert connelly bu esnek polihedramın özelliklerini araştırmaya başladı.

İsveç mucitler derneğinin başkanı bazı örnekleri görünce bana uçaklardaki kendiliğinden küçülebilen benzin depolarının tasarımında bu yapının kullanımını düşünmemi önerdi.Yaklaşık bir yıl sonra,sıfır seviyesine kadar ayarlanabilir,20 adet birleşme noktası ve 36 tane eşkenar üçgen şeklinde yüzü olan,oldukça elverişli bir esnek polihedron buldum ve 1975 yılında patenti için başvurdum.Bu tarz çalışmalar beni birçok değişik bilim cephesine doğru yönlendirdi.yapılacak bir iş ile karşılaştığımda kendi kendime  “Değişik bir şekilde gerçekleştirebilir miydi? “diye sorarım.mümkün olan alternatif çözümler beni çok etkiler.Mesela;günlük hayatımızda onluk sistemdeki sayıları kullanmak yerine ikilik sistemdeki sayıları kullanış olsaydık acaba toplumumuz bundan nasıl etkilenirdi?Kanımca tek tanrılı din varlığını sürdüremezdi.Bu türden alternatif sonuçlara ulaşmak için yapılan değişik arayışların düşüncelerimi uyarıp canlandırdığına inanıyorum.

1956-1965 yılları arasında yaptığım heykel çalışmalarım sırasında genellikle demir kullandım.Neden demir?Basit,çünkü o dönemde bu malzeme ile çalışmak için elimde imkanlar ve araçlar vardı.Bu aralar,benzer sebeplerden dolayı daha çok tahta kullanıyorum.Ama şunu belirtmem gerekir:ister demir olsun ister tahta,hatta plastik,her maddenin kendine has özelliklerinden kaynaklanan avantajları sonuna kadar kullanmaya çalışırım.Fransızcada sevdiğim bir söz vardır:J’ai maltraité le fer et maintenant je taraite bien le boise”(Demire yeterince hor davrandım,şimdi de tahtaya iyi davranıyorum.)

1950’li yılları kariyerimde “Demir Çağı”olarak adlandırıyorum.bu dönemde heykeldeki amacım güzellikti,her ne kadar demire biraz işkence edip ,onu ateşte kızdırmış,şekle sokmaya çalışmış olsam da neticede heykellerimde demirin sertliğini yüceltip güzelliğini yansıtmaya çalıştım.Sonuç estetik açıdan beni tatmin etmişti.Daha sonraları tahta üzerine çalışmaya başlayınca heykeltıraşlıkta çok kullanılmayan bazı özellikler keşfettim.İlgimi çeken bu özellikleri kullandım.Bu dönemde inşaat mühendisi Bertil Johnson’ın bana söylediği “Tahtanın ruhunu çok iyi yansıtıyorsun” sözü çok hoşuma gitmişti.

“Réplique a Brancusi” (“Brancusi’ye Yanıt”)adlı çalışmam heykel sanatında tahtayı farklı kullanışıma bir örnektir.Bu Brancusi’nin o muhteşem anıtsal sütunlarına verdiğim yanıttır.Özellikle düşündüğüm, H.P. Roche  koleksiyonunda yer alan,meşeden yapılma,2 metre yüksekliğindeki “Endless Column”(“Sonsuz Sütun”,1918)ve Romanya’da Tirgu-Jiu parkında bulunan,altın-çelik,2,4 metre yüksekiğindeki,adı yine “Sonsuz Sütun” olan ünlü yapıtı.Belki bazıları çalışmama böyle bir isim vermekle neyi amaçladığımı sorabilir.Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Brancusi’ye meydan okumak gibi bir amacım yok.tama tersine ben gerçek bir Brancusi hayranıyım ve yaptığım bu heykel ona saygımı ifade ediyor.Sorunun cevabı,(bu anıtsal sütunu tasarlarken)birçok tahta çıta kullanarak biraz daha ileri bir noktaya varmaya çalışıyorum.

“Brancusi’ye Yanıt”ı yaparken tahta esnekliğini kullandım.Ağaç çıtalarını büküp dalga şekline soktum ve birbirlerine dik açılarda duran dört yüzeyden oluşan bir sütun elde etmek için temas noktalarından  yapıştırdım.sonuçta ortaya sonsuzluğa doğru uzanan bir dalga imgesi çıktı.Öte yandan Brancusi’nin sütunları,biri diğerinin üzerine konulmuş eşit birimlerden oluşur ve sonsuzluğa yaklaşmanın bir yolu olarak üst üste tuğla koymayı anımsatır.

“Colonne sans fin”(“Sonsuz Sütun”,1975)adlı bir diğer çalışmamda ise gerilmesi için ahşap yaylar sayesinde dik duran çelik bir zincir kullandım.Yaylar yardımıyla sağlanan gerilim bir ipin kıvrılması ile ayarlanmış ve sütunu dikey bir konuma getirmiştir.Sütun nispeten hafiftir ve çekim merkezi dikey düzleminde konumlandırılmıştır.Görsel sonuç,düşey bir çizgini iki yanında dengelenen ahşap yaylardır,heykelin sonsuzluğa kadar uzandığı hayal edilebilir.

1923-1933 yılları arasında Almanya’da,Bauhaus’da yapılan sütunlarda da heykeltıraşlar benzer yapı teknikleri kullanmışlardır.Ayrıca bir örneği Amsterdam’daki Stedelijk Müzesi’nde sergilenen Kenneth Snelson tarafından yapılan kulede de aynı yapı tekniğini kullanmıştır.Snelson’un kulesi uzun tahta parçalarının ve gerilmiş iplerin birleştirilmesinden oluşan hayali bir eksen etrafında yapılmıştır.Örnek olarak gösterilebilecek diğer bir yapı da Buckminster Fuller’ın gerilebilir kulesi ve 1958’de Brüksel’deki Dünya Fuarı’nda yer alan Yugoslavya Pavyonu önünde inşa ettiği heykelsi yapıdır.Gene de benim sütunum bu örneklerden iki noktada farklılaşır.öncelikle ben zincire tek bir düzlem üzerinde ve yalnızca iki “karşılıklı yön”den gelen bir gerilim uygularım ve bu da dikey,düzlemsel bir yüzey ortaya çıkarır.İkinci olarak benim kulem katı parçalar içermez,hatta zincir bir iple yer değiştirebilir.

1970 yılında,yürümeyi andıran bir biçimde hareket edebilen heykeller üzerinde çalıştım.bu heykellere “Vandrande gubben”(“Yürüyen Adam”)adını veriyorum.Kare kesitli uzun tahta parçalardan inşa ettim bunları.Tahtanın yüzüne eşit aralıklarla  boşluk bırakarak 7 tane kesik attım ki bu kesikler bir uçtan diğer uca,toplam uzunluğunun 3/5’i yada 3/4’ü uzunluğundaydılar.Ardından tahtayı doksan derece çevirdim ve diğer yüzüne de aynı kesiklerden açtım.Bu kesiklerin uzunlukları ve tahtanın fiziksel özellikleri heykelin yürüyüş şeklini belirlemektedir.Enlemesine yerleşmiş kısa tahta çıtalar dar parçaların yayılmasını sağlar.Heykeller birer süpürgeye benzetilebilir.Süpürgenin “kılları” ise koni şeklindeki “ayakları” oluşturur.Hafif bir itme sonucunda hareket etmeye başlarlar.Burada tahtanın esnekliğinden gelen bütün avantajları kullanıyorum.Bu heykellerin hareketliliklerini tahtanın esnekliğine borçlu olmaları ve tahtanın bu esneklik dışındaki özelliklerine de pek bağımlı olmamaları nedeniyle,tahtanın esnekliğinin bir tür kendine has varoluşu olduğunu düşünüyorum.

Hiperform adını verdiğim çok boyutlu şekiller üzerinde çalışıyorum.Silindirin çok boyutlu ortamdaki karşılığı olarak da adlandırılabilecek olan bu çalışmalar,kristalbilimdeki yer değiştirme kuramıyla benzerlikler gösterir.Bir hiperform,çevresi yüksekliğinden 4 kat daha büyük olan ve bükülerek kenardaki p noktasına 360 derecelik bir dönüş yaptıran bir silindirdir.Hiperformları uzunluğu genişliğinin (h) 4 katı olan plastik şeridi uçlarından kıvırarak gerçekleştiririm.Plastik tabakanın üzerinde,uzunlamasına çizilmiş olan renkli çizgiler kıvırma işinin nasıl yapıldığını görmemize yardımcı olur.Ön yüz ve döndürülmüş iki yarının simetrisi hiperform çiziminde,sol tarafta görülmektedir.Aynı çizimin sağ tarafında ise plastik tabakaya yan ve alt arkadan bir bakış görülmektedir ki bu da şeklin iki ucunun birleştirildiği yeri gösterir.Çizimde bulunan abc üçgeninin ab hipotenüsü (πr/2) Ö5 olarak da bulunabilir;burada r silindirin yarıçapıdır.Şerit uzunluğu 2πr ve 4h,h = πr/2 ile verildiğinde x ile h arasındaki ilgileşim x = hÖ5’tir.

Bunların dışında ayrıca ikiz hiperformlar da yaptım.Bunun için boyutları altın oran’a uygun birbirine dört eş dikdörtgenden oluşan bir şerit gerektirir.Silindir ise p noktasından tutularak iki kez 360 derece döndürülür.ab köşelerini birleştiren noktalı çizgi,şeklin x değerine eşittir.Şerit uzunluğu 2h(Ö5+1) ile gösterildiği için uzunluk formülü x =Öh² + [(hÖ5+1) /2]² ile açıklanabilir.

Teknik çizimler ve krokiler ya da taslaklar bazen estetik güzellikleri nedeniyle büyük beğeni toplarlar;mesela Leonardo da Vinci’ninkiler.Bu tarz teknoloji ürünleri,özellikle evlerde kullanılan cihazlar ve tüketiciye yönelik ürünler ilk başta genellikle göze hitap edecek şekilde tasarlanır ancak kullanım amaçları sanat çalışmalarından tamamen farklıdır.Benim asıl ilgilendiklerim ise çok işlevli araçlardan yola çıkarak oluşturulan sanatsal yapılar çünkü mekanik objeler çok ilgimi çekiyor.Özellikle bu dönemde yel değirmenleri üzerine yoğunlaşmış durumdayım.

Kinetik heykeller olan rotorlardan birkaç adet daha ürettim;bazıları 1976 yılında Stockholm Modern Sanatlar Müzesi’nde ve aynı yıl içinde Venedik Bienali’nde sergilendi.Bir rotor her biri dört eklemli parçadan oluşan tek sayılı tahta kanatlardan oluşur.bu düzeneğin hareketi rüzgarın yönünden tamamen bağımsızdır.Rüzgar değirmendeki kanatların oyuklarının üzerine doğru eser ve böylece tahta kanatların hareket etmesini sağlar.Kanatların üst yüzeylerinin açılması merkezkaç kuvveti ve rüzgar gücü arasındaki dengeyle ortaya çıkar.Aynı yüzey açılımı rüzgarın şiddeti ile ters orantılıdır.Böylece sıradan yel değirmenlerini yok edecek olan fırtınalara karşı koyabilir.Bugüne kadar üç,beş ve yedi bıçaktan oluşan rotorlar yaptım,ayrıca birbirinin üzerinde duran 5 bıçaklı 12 rotordan oluşan bir yapı tasarladım.

Ekonomik açıdan bakıldığında,oldukça eminim ki,uçak pervanesi gibi bir pervane kullanan yel değirmeni benim rotorumla üretilenden daha randımanlıdır,bunu kabul ediyorum.Benim tasarladığım rotorlar,özellikle de öngördüğüm boyutlarda yapılmaları durumunda,oldukça sessiz çalışırlar.

Bir sanatçı yaklaşımıyla tasarladığım bu rotorun performansını görmeyi ve konunun uzmanlarıyla birlikte üzerinde değerlendirmeler yapmayı çok isterdim.Daha öncede söylediğim gibi,ben ilk olarak pratikte uygulanabilirliği olan bir nesne düşünürüm,sonrası ise bir sanatçının yaklaşımıyla onu şekillendiririm.Performans ölçütlerine göre pratik olup olmadığını ise ancak daha sonra inceleyebilirim.

 

(Bellek ve Ölçek Modern Türk Heykelinin 15 Sanatçısı,İstanbul Modern,2006 İstanbul)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2- İLHAN KOMAN HEYKELLERİNİ ANLATIYOR

 

 

İlhan Koman’ın genellikle demir üzerine yoğunlaşan heykel çalışmalarından biride,Örebro’daki Kültür Sarayının önüne konmak üzere düşünülerek yapılan bir heykeldi.”Leonardo da Vinci’ye Selam”.Ancak heykel düşünülen yere konamadı.Ama birçok kişi ve bu arada Otobüs filminin çevrildiği alandaki Stockholm Kültür Sarayı yöneticileri,Söz konusu heykelin kendi binalarının önüne konması için yazılar yazdılar…

 

Evet çünkü heykeli İsveç devleti satın almıştı.Sonunda Mimarlık Yüksek Okulunun önüne kondu.O zaman Örebro şehri 400’ncü kuruluş senesini kutluyordu.Ve İddiası olan bir şehirdi.Şehrin Beynelmilel kongrelerin yapılacağı bir şehir olmasını istiyorlardı.Bu yüzden yeni yaptıkları Belediye Sarayının önüne konmak üzere böyle bir müsabaka açmışlardı.Biz Çetin Kanra ile birlikte 1/10, 1/20 mikyasındaki bir modeli Örebro’ya verdik.Yaptığımız nesneye birincilik vermelerine rağmen,bunu bize yaptırmak istemediler.Hatta oradaki jüri,bu heykel küçük model iken grafik olarak gayet güzel intiba veriyor,ama büyürse güzelliğini kaybeder,demiş.Bu hüküm yanlış olduğundan Çetin’le kafamız kızdı.Ne yapacağız edeceğiz kendi cebimizden para koyup bu işi yapacağız dedik.Ve hakikaten dar kesemizden demirini aldık.Ben kestim,Çetin yardım etti,beraber yaptık ve bunu Drottningholm’da benim geminin bağlandığı yerdeki açıklığa koyduk.Bütün gazeteler görmüşler,geldiler resimlerini çektiler.Ondan sonra İsveç’liler ayıldılar.Bir de baktık ki,Statens Konstrad denilen devlet sanat konseyinden bir heyet geldi ve biz bunu satın almak istiyoruz dediler.Hatta ondan evvel onu teşhir edelim,dediler ve Kungstragarden’e koydular.Orada 10-15 gün kaldı.Ve ondan sonra satın alıp okulun önüne koydular.Bir de mana olarak ne yaptığımızı söyleyeyim.Örebro müsabakası açıldığı zaman bir atom muharebesi tehdidine karşı zaten ikinci dünya harbinden beri bu tehdidin altında yaşıyoruz sulh hareketi de burada güçlenmişti.Tesadüfe bak ki,aynı zamanda Leonardo’nun da doğumunun 475’inci senesiydi.Biz Çetin ile dedik ki,ilimle uğraşan bir adam olarak bugün Leonardo yaşasaydı,atom bombasına karşı mı olurdu,yoksa taraftar mı olurdu,diye düşündük.Oradan mülhem,onun insanoğlu ölçüleri diye çizdiği nesneyi motif olarak aldık.Grafik olarak demirden oyma keserek aynı insanoğlunun üçüncüsünü de biz uydurduk.Aslında hareket iki olup,dördüncüye geçiş için yaptık üçüncüyü ve dördüncü de,anti atom yani atoma karşı sembol oldu.

 

Türkiye’de bulunan bir heykeliniz var.Akdeniz heykeli Stockholm’de oturup Türkiye’de heykel yapmak pek kolay bir iş olmasa gerek!

 

Bizim işlerimiz çok defa şanslara bağlıdır.Bundan 4-5 sene evvel buraya Ali Neyzi Bey diye birisi geldi,yanında birkaç arkadaşıyla birlikte Halk Sigorta genel müdürüymüş,ama sanat karşı alakası var.Bana yazdığı mektupta ve geldiği zaman,İlhan senden memlekete,bizim Halk Sigorta önüne bir şeyler istiyoruz diyerekten ısrar etti.Ve derken ahbap olduk adamla,çünkü kendisi çok sempatik,gayet efendi ve hoş bir adam.Yani kanımız bağdaştı.İşte nasıl olur,olurdu olmazdı,ben burada iş orada,derken iş başladı ve 3 sene sürdü.Ama sonunda yaptık.Gerçi onun arsası dar olduğu için heykel biraz sıkışık vaziyettedir ama ne yaparsın?Benim nasıl diyeyim biraz popülist tarafım vardır,tıpkı Leonardo heykelinde olduğu gibi.Bu heykel umumi yerlere konulacağı zaman daha ziyade halka dönük bir şey olsun istiyorum.

 

Ve bu heykelin özelliği de önünden otomobille geçen bir kişi Akdeniz’in simgesi olarak görünen bu kadını,bir yerde hareket ediyormuş gibi hissediyor,görüyor.

 

Bu,bir nevi sinetik olay.Gözün yanılmasından yararlanma,söz konusu.Popülist bir iş yaparken dahi,gene de sanatkar olarak hakiki bir iş yapmaktan vazgeçilmez.Ben o heykelde böyle bir sinetik yanılgıdan istifade ederek,dalgalardan teşekkül eden,dalgaların meydana getirmeye çalıştığı bu ilaheyi,mabudeyi sembol olarak aldım.Ama o aslında biraz sertçe bir heykeldir.Yüzüne baktığında o biraz sert bakar.Bana ne haltlar etmeye kalkıyorsunuz,gibilerinden.Yani Akdeniz’in kirlenmesi mahvolması var ya! Hem bütün vekarı ile duran hem de aynı zamanda korkutan bir kadıncağız.İşte orada hareket olayı,karşıdan bakıldığı zaman görülmez.Fakat bir sağa bir sola yürümeye başladığı zaman insan,o sinetik yanılma ile hakikaten bir nevi titreşimi hisseder.

 

     Bu sizin başka çalışmalarınızda da var.Duran heykellerin 3 boyutlu olmasının da ötesinde,onlara birde hareket öğesi katmak istiyorsunuz.Bu heykelden ötürü mü,Sedat Simavi ödülünü aldınız?

 

Bu heykel vesile oldu galiba.Ben bilmiyordum bu işi.Sonradan öğrendim.Zannediyorum ki,işte bütün ömrü serencanımız boyunca yaptığımız işlerden bir nevi mükafatı olarak verme lütfunda bulunmuşlar.

Ama size evvelki sene de İsveç’de bir ödül verdiler.O da bir başka türlü ödül.Basına çok daha az yansıyan,mütevazi ama anlam olarak büyük bir ödül.

 

O da Myrdal Vakfı’nındı.1980’de,beni Stockholm Kültür Sarayı’ndaki bir grup sergisine davet etmişlerdi.Orada koyduğum birkaç eserden dolayı Myrdal mükafatını verdiler.

 

Bir gün öğrencileriniz,bu adam hep böyle soyut şeyler yapıyor,galiba elinden somut bir şey gelmiyor,demişler.Siz de bunu duymuş,madem somut istiyorsunuz,buyrun size somut,demişsiniz! Bu doğru mu?

 

Doğru,doğru.Ben o arada seramik talebelerine de ders veriyordum.Onlar da işte Swedish Design diyerekten hep böyle çanak çömlek yapıyorlardı.Bu,15 sene evvel ki bir olay.Kabahatleri yok.İyi,güzel ama,hep aynı çanağın tekrarı…Bu elimize bulunan çamur,”lera”dediğiniz nesne insanoğlunun ilk kullandığı malzemelerden birirdir.Mısırlılara bak,İsa’dan 5-6 bin sene evvel,Mezopotamya’da insanoğlu ufacık heykelcikler yapmak istediği zaman,ya çiğnediği ekmeğini yahut da pişmiş toprak kili kullanmış.İnsanoğlunun vaktiyle kili nasıl kullandığı Tevrat’ta bile vardır.”Kilden yoğurdu,üfledi ruhunu verdi,can verdi”diye.Bak,bunlar böyle kullanılır diye başladım onların önünde çamurla oynamaya ve ufacık figürler ortaya çıkmaya başladı…Aslında o figürlerin hikayesi,sonradan da devam etti.Yaşar Kemal İsveç’e ilk geldiğinde,onlar da gemide duruyordu.Pişmiş killeri görünce hoşuna gitti.Bunlar burada yersizlikten kırılıyorlar al bunları götür,dedim.5 10 tanesini verdim.O da bir iki tanesini Fransa’dan geçerken Abidin’e bırakmış.Abidin de çok sevmiş bunları.Ne zaman Güzin Hanım’la kendisine rastlasam,illaki bunları döktürelim,neden bunlardan daha yapmıyorsun,derler.Bende he,he,der çıkarım işin içinden!Onları döktürmek için söyler durur,ama kim adam tutacak,kim yapacak?...

 

Heykeltıraş İlhan Koman’ın yanı sıra,bir de bir takım bilinmeyenleri bilmek,bulmak isteyen matematikçi yada fizikçi yönü ağır basan İlhan Koman daha var!Buluşlarınızdan biride bir koniye,ikiz koniye benzeyen biçim idi.Bu şekli bulmak nereden aklınıza geldi?

 

İnsan düşünürken,oynarken doğar bir fikir.O da diğer fikri doğurur,bir zincir kurmaya başlar o yeni doğan fikirden.Acaba bu tarafı var mıdır,bu işin diyerekten,yeni bir sual ortaya çıkar.Bu sefer onu kurcalarsın.Bu şekilde,bu zincirin sonunda bir yere varırsın.O bahsettiğim hikaye için ben bir kış geceleri saat ikiye,üçe kadar evde oturup oynadım.Çünkü o sırada “Altın Ölçü”ile uğraşıyordum.

 

 Nedir bu Altın Ölçü?

 

Bu taa Pisagorlar zamanından kalma,Platon zamanından kalma bir harmoni kanunu,bir uyumluluk kanunudur.Tabiatta bir nizam vardır.Zaten bu dediğimiz nizamı düşünmek  değil midir,felsefe dediğimiz nesne.İşte Eflatun’un düşünceleri…Hatta bu şekillerin bir kısmına Eflatun Şekilleri,derler.Beş tanedir.Bunalar birbirlerine uyar ve birbirleriyle bağdaşabilirler.Bundan çıkan bir nisbettir.Altın Ölçü dedikleri…Arada bir onunla uğraşırım.İşte yaptığım bu nesne,bulduğum şekil de,ancak bir nisbet içinde,bir kağıdı sathı bükerek olabiliyor.O nısbetin dışına çıkıldığı zaman,şekil olmuyor.Bu da dört tane karenin yan yana geldiği bir satıh.İşin garibi,bu şeklin boyu,karenin ebadına göre,tam Altın Ölçüsüne uyuyor.Yani bu Altın Ölçü’sünün yeni bir tatbiki oluyor.

 

O zaman da bir 6’ıncı şekil çıkmış oluyor,Altın Ölçü’de.

 

Evet yeni bir şekil çıkmış oluyor.İşte o şekli,daha hala matematikçiler baktıkları zaman anlayamıyorlar.Çünkü hesaplaması zor.Atom fiziği ile uğraşan bir fizik alimi bana,bu birtakım,şimdiye kadar izahı mümkün olmayan”kristallerin teşekkülü”teorisine yardımı olabilir dedi.Benim bilgilerimin de bir sınırı var,ondan sonrası da hünerlisine ehlisine düşüyor…

 

Bu işin patentini aldığınız zaman yıl 1970’idi.Ancak 1973 yılında sizi ziyaret ettiğimde,siz altıgen,sekizgen şekillerle uğraşıyordunuz ve bunun sonucu olarak da yeni bir şey bulup onun da patentini aldınız.

 

O zaman çok köşeli şekillerden yapılma bir nesne yapmıştım.Dediğiniz gibi bir iki buluşta bulundum.Geometride bir kanun vardır.Bu kanuna göre çok köşeli şekiller,hacimler sabit olur,oynamazlar.Benim merakım acaba oynar mı oynamaz mı? Ya da oynayanı yok mudur bunun,derken oynayan iki üç şekil buldum.Hatta bulduğum şekillere bezeyen bir tanesini,Kaliforniya Üniversitesi’nden bir Amerikalı matematik profesörü,benden 3-4 sene sonra bulduğu zaman yazılan makalelerle dünya yerinden oynadı.Çünkü herkes Eukleides Geometrisi sonuna kadar,son damlasına kadar içilmiş bir pınardır,bu iş kapanmış bir bahisdir,zannediyor.Halbuki değil.Kapanmış zannedilen bahislerde dahi yeni şeyler bulmak mümkün oluyor.O arada uzayda ilk defa istasyon kurmaya başladılar.Bende öyle b ir nesne yapsam da,bunu kapadığın zaman da,bir nevi döşeme,duvar,ne ise,birbirine monte edilerek uzayda kullanılacak istasyonlarda kullanılabilir mi,diye düşündüm.O yüzden o işin patentini aldım.Ama öyle durup kalıyor.Kaldıktan sonrada yapacak bir şey yok.Zaten böyle bir şey yaptığım zaman artık benim için ehemmiyeti de kalmıyor.Mühim olan bulmak!ü

 

Son olarak buluşlarınızdan bir tanesine,yürüyen adama değinmek isterdim.Ben yürüyen adam,diyorum ama siz adını “Vandrende Gubbe”koymuştunuz.

 

Yürüyenden ziyade,dolaşan demek lazım.Yani insanoğlunun bazen canı sıkılır,hiçbir iş yapmamak üzere kaldırımlara düşer,etrafa bakarak yavaş yavaş yürür,gezinir ya,bu şeklin yürüyüşü de o cinsten bir yürüyüş.Zaten zamanımızın heykeltıraşlarının gözönünde tutması icap eden bir taraf,her malzemenin kendine has özelliklerini bulup ortaya çıkartmak, onlardan istifade etmek olmalıdır.O heykel gayet basit bir şeydi.Ben dört köşe uzun bir kalas parçası aldım.Bir köşesini olduğu gibi bıraktım,öbür ucunu da ufak çubuklar halinde açtığın zaman,tahtanın içindeki gerilim,tahtayı teşkil eden lifleri yumuşak bir çelik haline getirdi.Bundan istifade ederek biraz dokundun mu,yahut ta biraz eğimli bir satıh üzerine koydun mu,heykel böyle yavaş yavaş yürüyen bir nesne oluyor.Onun için adını gezinen adam koydum.Biraz evvel dediğim gibi,sanat bir serüvendir.O zaman Hintli’nin ipi de göğe  doğru çıkmaya başlıyor,ufak çapta da olsa.

 

Ama onun için de,galiba İlhan Koman’ın elleri gerekli…

 

(Arslan MENGÜÇ,Hürriyet Gösteri Sanat Edebiyat Dergisi 66,67,68,69,1987)

 

 

 

 

 

 

 

 

IV- YAKINLARININ KALEMİNDEN İLHAN KOMAN

 

 

1- Can YÜCEL (Kuzguncuk 7.12.1988 )

 

 

Can Yücel'in Kuzguncuk'taki o anlatılmaz güzellikteki evine, İlhan

ağabey'in kardeşi Gönül Dilan'la birlikte gittik. Daha önce bir kaç kez telefonla da görüşmüştük. Ben, herkese sorduğum o dört soruyu hemen sıraladım. Ama ünlü şairimiz o coşkulu sesiyle, sıra filan gözetmeden, içinden geldiği gibi konuştu teybe:

 

Kendi evliya olduğu için herkese "EVLİYA" derdi. İngiltere'de okurken, Paris'e geldiğimde İlhan-Sadi çiftini tanıdım, hemen hiç ayrılmazlardı. Onlarla buluşmak ne büyük keyifti, sanırım İIhan'la hayatımın en önemli, en güzel devresi geçti. ilhan'ın bana ilk çarpan özelliği, dünyanın en asil adamı olmasıydı. Boylu, acayip bir zayıflık, hani filinta derler ya, öyle bir yapısı vardı. Bu asalet İlhan'da hiç bir zaman ukalalık haline gelmemiştir, insanlara yaklaşırdı, yineliyorum bence en çarpıcı özelliği asaletiydi. İnsanları dışlamayan gerçek bir asaletti bu, uyduruk değildi. İkinci özelliği, o zaman Grande Chaumiere'de küçük bir atölyede keçi ve boğa heykelleri yaptığını anımsıyorum.

İlhan'da korkunç bir teknik beceri vardı, ancak oyuncakları tamir eden bir adam bunları yapabilir, çünkü İlhan teknisyen değildi, ama bana öyle geliyor ki, hani oyuncakları kırıp, sonra tamir eden tipler var ya, İlhan onlardan birisidir. Bizim sanatçıların hemen hepsinde teknik beceri eksiği vardır, İlhan'da bu eksiklik yoktu. Üçüncüsü, yine plastik sanatçılarda eksik olan, okuma yeteneği İlhan'da fazlasıyla vardı, İlhan çok okurdu, .sindirerek okurdu. Mesela Harp ve Sulh'u bir buçuk yılda okuduğunu biliyorum, sonra da altı ay, dokuz ay Harp ve Sulh'u tartıştık İIhan'la. Yani şöyle bir bünye yapısıyla karşı karşıyayız gibi geliyor. Bana, entellektüel formasyonu doğru, ayrıca da teknik bilgisi olan, asil ama halkı dışlamayan bir tip. Çok vefalı,çok insancıl, kadınları çok seven onun de sebebi (Gönül'e) annenizi çok seviyordu. Anneniz resmen Düşes gibi bir kadındı. Edirne'deki o güzel eve gittiğimde tanıdım, kapı açıldı, Hanımefendi bizi karşılayıp İlhan'ı kucakladı, bizi içeri buyur etti, girip oturduk, çok güzel bir hanımefendi idi.

O Aristokrasinin ikinci bir parçası çiftliğe gittik. Biz kardeşi Korhan'la şarap içiyoruz, İlhan bizi bıraktı, kuyunun su motorunu tamire girişti, hiç abartmasız beş altı saat o tamirle uğraştı. Korhan'ı çok severdi, orada kapalı kalmasına gönlü razı değildi. İçindeki ukdelerden birisidir 0, sıkılmasın diye ona Avrupa'dan tüfekler almıştı.

İlhan'ı çok severdim, bir kez olsun kırılmadım. İsveç'e gittikten sonra pek sık görüşemedik, buraya kısa vadeli geliyordu. Yalnız ben hapse girdiğimde çok ilgilendi, ortalığı ayağa kaldırdı.

İlhan Türkiye'nin yetiştirdiği en fiyakalı aydınlardan birisiydi. İşin şu yönü tartışılabilir, İlhan gitmelimiydi, yoksa gitmemeli miydi? İlhan burada olsaydı yine kendini idare ederdi, bir şeyler yapardı fakat dehasını böylesine sonuna kadar götüremezdi belki, o burukluğun, kırgınlığın içinde yaşardı.

İlhan'ın bir de herkesten başka bir memleket sevgisi vardı, Trakya'yı da, Anadolu'yu da severdi. Küçük adamlarla ahbaplık ederdi, alçakgönüllü idi. Başarılı bir yaşamı oldu, yapabileceklerinin hepsini yapamadıysa da hiç değilse bizlere neler yapılması gerektiğini gösterdi. Ve bunu hiç kendisini sıkmadan yaptı İlhan.Zaman zaman herkes gibi onun da sıkıntılı halleri olurdu, ama çalıştığı zaman her şeyi unutup yaptığı işle adeta organik olarak bütünleşirdi, mutlu olurdu ki bu az şey değildir.

İlhan'la kırksekizli yıllarda tanıştık. ben o zaman sanat tarihi okuyorum, Londra'dan Paris'e gittiğim zaman bütün oradaki sanat çevresiyle tanıştım, ama bunlarla ahbap oldum.

İstanbul'a geldiğinde Melda ile evliydi, o sıralarda Anıtkabir çalışmaları başladı. Bir ara Sadi ve arkadaşları ile madeni mobilya imalatı yaptılar, Hadi Bara'nın yalısının inşaatında da çok emeği geçti. Paris'te çok tatlı anılarımız var fakat benim zekam iblisane olduğu için hep böyle muzur şeyler hatırlıyorum.

İlhan İsveç'teyken 1968'de Divan'daki heykeli yapmak için geldiğinde Vaniköy'de bir yalı tuttu. Bir gün yine İlhan, ben, Sadi buluştuk, biz İlhan'la konuşmak istiyoruz, Sadi eğlence meraklısı, a sırada Bebek koyunda bir sal restoran var MAHAMA, "Oraya gidelim" dedi, Sahibi Hümeyra'nın annesi, kalktık gittik, oturduk bir masaya, yiyecek bir şeyler söyledik, Derken oranın züppe halkı başladı şarkılar söylemeye, birbirlerine yaslanıyorlar, koro halinde bağırarak yineliyorlar "Dünya dönüyor, dönüyor" Konuşmaya imkan yok. Hümeyra'nın annesini tanıyorum, bizim Ziya'nın eski karısı. " ,"Hanımefendi, dedim, biraz nefes alsak, bunlar bir biri ardından koro halinde bağıra çağıra şarkı söylüyorlar" Sonunda baktım susacakları yok, "Hanımefendi ben de bir şiir okuyabilir miyim?" dedim, çıktım ortaya, mikrofonu aldım "Yahu nedir bu dünya dönüyor, dönüyor, asıl sizin başınız dönüyor, Allah hepinizin cezasını versin" dedim. Bunlar üzerimize yürüdüler, ben salın üst katına sıvıştım, ikimiz de sakallıyız ya, beni sanarak İlhan'a hücum etmişler, o da şiir okuyanın kendisi olmadığını söyleyip benim yanıma çıktı. Adamlar bizi dövmeye geliyorlar, sırt sırta verdik, Muhtar Kocataş'da orada imiş, merdivende bunların yolunu kesti, iri yarı adam "İlhan'la Can'ın kılına dokunanın canına okurum" diye bunları durdurdu, Galatasaraylı olduğu halde Galatasaraylılara karşı durdu, biz de İlhan'la aşağıya inip rahat rahat masamızda konuşmamızı sürdürdük, içkilerimizi içtik. Sonra da bir taksi çağırıp oradan paşa paşa ayrıldık.

İlhan'ın Edirne'den Ferit adında bir okul arkadaşı vardı, fikir yönünden ondan çok etkilenmiştir. İlhan iyi bir politikacı da olabilirdi fakat dedesinin yaşamından etkilenerek politikadan uzak kaldığını sanıyorum. Ben, dedesinin biyografisini okuduktan sonra İlhan'ın kişiliğini daha iyi anladım. İlhan'ı ailesinin geçmişini göz önünde tutarak tetkik etmek gerek, onun asaleti ancak böyle anlaşılabilir.

Paris'te Sadi ile hemen her gece bir yerlere giderlerdi, çok güzel bir yaşamımız oldu orada. Klasik batı müziğini çok severdi, piyano çalardı. Eğer burada kalsaydı çevresine pek uyum sağlayamazdı, yapacağı işleri de yapamazdı, belki başı belaya da girebilirdi.

Yaşar Kemal İsveç'e gittiğinde eşiyle teknede kalmışlar. Tilda'yı kaptan köşkünde yatırdıktan sonra İlhan'la aşağıya inmişler, oturup konuşmuşlar. İlhan "Artık yaşlandık, rutubet fılan dokunuyor, karaya bir yere çıkalım" diyormuş ama eşi istemiyormuş. Yaşar'a" Tabii istemez, dedim, kafayı çektikçe denize atlıyor, kurtarıyorlar, karada olsalar kurtaramazlar",

Gönül: "Kerstin çok toparlanmış, karada bir daireye çıkmışlar, İlhan'ın eserleri. kitapları ile ilgileniyormuş, Korhan bir dünya güzeli olmuş, hem okuyor, hem arada tekneye gidip babasından Öğrendiği gibi bakımını ve tamirini yapıyormuş"

Can: İlhan kadınlara karşı çok saygılı ve müsamahalıydı, herkese karşı Öyleydi ama bilhassa kadınlara karşı. Karaağaçtaki çiftliğiniz çok güzeldi, duruyor mu?

Gönül: -Evet, ben ilgileniyorum, Eskiden Karaağaç Edirne'nin sayfiyesiydi, gayet güzel konaklar vardı. Rahmetli annem anlatırdı, her evde piyana varmış, döşemeleri gayet modernmiş, Fakat mübadeleden sonra gelen göçmenler o güzelim konakları yıkmışlar. yerlerine kerpiçten derme çatma evler yapmışlar. Yalnız Kemalettin beyin yaptığı istasyon binası kurtuldu, ama istasyon şehre alınınca, o bina da Ziraat fakültesine geçti.

Can Yücel: Türkiye'de ressam yetişmiştir ama böyle bir ekip yetişmemiştir. Hadi Bara, İlhan, Zühtü, Şadi, Kuzgun, beş tane adam böyle, sırayla ressam sayamazsınız, İlhan böyle bir çevrede yetişti,

Hadi Caddebostan'daki yerini İlhan'a vermiş orada çalışıyorlar. Hadi'de bir modüller var, hareket heykelleri, ben bir tanesine dokundum, İlhan'daki vefa duygusu "Yapma Can, Hadi hoca onun en güzel duruşunu tespit etmiştir, anlar," dedi. Hadi kim bilir ne kadar uğraşmış o noktayı bulmak için, yeniden Sadi ile uğraşıp eski durumuna getirdilerdi ki Hadi hoca heykellerine dokunulduğunu anlamasın diye. Hadi'ye İlhan evinin yapılışında hiç kimsenin yapmayacağı yardımı yaptı, zannederim o iş İlhan'ın bir senesini filan yedi, yani Hadi'ye borcunu ödedi.

Kandili'nin burnunda zokalar, pareketeler yapılırdı, bazen üç saat uğraşırlardı, tutarlardı da ha ... Hadi Bara'nın yalısında İlhan oltalar, çaparilerle balık tutardı, Sadi de onunla beraber.

Stockholm'deki içki işini anlatayım, Sadi İsveç'e gitmiş, İçki tüketimini azaltmak için belli yerlerde içki satılıyor, kuyrukta bekleniyormuş. Polisin aradığı adamlar gibi bir takım kişilerin resimleri asılıymış " Bunlar ayyaş, içki vermeyin" diyor. Sadi bakıyor, acaba bizim resmimiz de var mı diye .... İlhan on şişe Marmara şarabı alıyor, karısının fazla içmemesi için, orada Marmara şarabı da satılıyormuş.

İlhan Datça'da bir yer almış diye duydum, biz de bir ev almıştık, acaba İlhan'ın ki nerede?

Gönül: "Çok seçkin kişilerin toplandığı sitelerden birinde bitmek üzere olan bir daire bulup telefonla haber vermiştim ama olmadı. Eğer onu alsaydı, bir mevsim olsun içinde oturabilirdi." .

Can Yücel: İlhan gelip buraya yerleşseydi herhalde sıhhati de daha iyi olurdu. Datça çok güzel, Türkiye'nin en güzel yeri, daha bozamadılar, kolay kolay da bozamazlar. Çok büyük bir yanmada, kıvrım, kıvrım. Beş dakika yürüyorsun bir koy, on dakika sonra bir tane daha. Yol bozuk, daha çekirgeler üşüşemezler ama ilerde oranın da canına okurlar.

Siz de İlhan'ın ses bandı var mı?

Gönül: "Ben de yok ama belki İsveç'te, ya da Ahmet de vardır.

Can Yücel: Hadi beyin yalı sı yapılırken İlhan'la çok tatlı anılarımız oldu. İnşaat sırasında kayıkhanenin oraya bir yer yapıp bekçi koymuşlar, adam aynı zamanda bulaşıkçı. Biz gittik, hep beraber içki içiyoruz, adam hemen geliyor içki bardaklarını toplayıp yerine temizlerini getiriyor. Bir, üç, beş, bir de adamın ardından gidip baktık ki, bardaklarda kalan içkileri hiç cinsine bakmadan aynı kapta topluyor, bira, rakı, şarap, votka ne olursa, "Yahu reis, ne yapıyorsun?" diye sorduk. "Abiler ben Caddebostan'da bir gazinoda bulaşıkçı idim, orada alıştım, bütün artan içkileri böyle toplar içerdim" yanıtını verdi. İlhan'la bunu söyler söyler gülerdik.

İlhan'ın bir kiki vardı, harika bir kik. sonra ne oldu bilmiyorum. Heykellerin de saklaması çok güç, satılmıyor da.

(Fatma Semiha Uçuk,İlhan Koman,1996)

 


2- Kim bu İlhan KOMAN?

Abidin DİNO, Paris

 

Nasıl da bilmiş Yunus Emre: "Dervişler uçar kuşlar deniz kenarın kışlar."

İlhan Koman yıllardır bir İsveç limanında, kış kıyamette, Nuh misali bir gemide yaşar, kuşlarla kar kaplı "deniz kenarın kışlar."

İçimde hep bir kuşku: Tufanı mı bekler. ne?

Yontularını ve kendisini otuz yıldır bilirim. Nasıl tanımlasam kimliğini?

1- Maddenin iç yapısını araştırır, bulgularını dışsallaştırır.

2- Yer çekimi yasası ile kıyasıya çekişir.

3- Yontularında basınç ve baskının daima karşısındadır.

4- Doğa-insan. insan-insan ilişkisinde yeni bir yaklaşımın peşindedir.

5- Dikey biçimlerin dirilik gücüne dayanarak, ölümün yataylık eğilimine meydan okur sürekli.

6- çağımızın çelişkilerini yansıtır, derinlemesine.

Evet, doğanın o yapışkan yer çekimi yasasını yenmektir işi gücü.

Simyacı gibi bir şey, suratını ve dalgın sıcak gözlerini görseniz .. bunu anlarsınız.

Ustalığının temelinde şöyle bir yaklaşım var bence: Koman, yerlerde serili duran "cansız"ların kendi kuralları içinde varolduklarını bilmiş, İlhan'ın elinde çelik, demir, tahta, taş, kil, uzun bir alışveriş sonunda canlanmıştır. Bilir ki Koman, maddenin kendine göre istekleri, cilveleri, domuzlukları, şeytanlıkları, meleklikleri var. Örneğin, çeliğin "suyuna" tahtanın. mermerin "damarına" uyulmazsa. tutulan iş sarpa sarar, geri teper, orta yerinden çatlar. Boşuna değil "sabır taşı" imgesi. Maddeyi içten bilmek. onu anlamak gerekiyor. Çelikse çelik; kilse kil, basbayağı bir aşk ilişkisi kurulmadıkça, bir kara sevdaya tutulmadıkça, gerdeğe girilmedikçe madde ile, ondan bir hayır gelmez.

Eski ustalar bunu çok iyi bilirdi. Bakırcının bakırla, taşçının taşla, marangozun tahta ile, tesbihçinin kehribarla alışverişi "aşki" idi. Hattatların yumurtalı kahatla, keskin yontulmuş kamış kalemle, asma yaprağı dalından damlatılmış siyah mürekkeple "halvet"e girdiklerini bilirim. İlhan Koman yaptığı her işte böylesi bir yöntem uyguluyor. Meraklı adam Yaptığı her işte, diyorum, çünkü "yontu" sözcüğü pek yerinde değil, genelde yontmuyor ki Koman, binbir araçla "yaratıyor", birtakım yaratılar, yaratıklar meydana getiriyor. Kendilerine özgü anatomileri olan, iç yapısı olan birtakım "mahlukat" üretiyor. 10 yıl mı sürdü bu dönem, fazla mı, bilemiyorum, dalgıca benzer bir cam başlıkla yüzünü gözünü korumuştur bu ara, demirleri bitiştirmiş. kaynatmış, lehimlenmiştir ateş kusan bir borudan kıvılcımlar saçarak. Bu uğurda saçını sakalını ağartmış, sarartmış, yakmıştır kaç kez. Elleri yanıklar içinde kalmış, aşırı ışıktan gözlerine kan oturmuştur, bir sipahiler ordusunun atlarını tek başına nallasaydı, bu kadar yorulmazdı Allah'ın günü. Günler, aylar, yıllar boyunca, yeryüzü etrafında dönmeye hazır gezegenlere, kimi zaman da uçtu uçacak insanlara benzer sürü ile küçüklü büyüklü "Koman”lar üretmiş bulundu. Yaman bir tutku hani.

Yıllardan beri bu biçimlerden biri ile yaşarım. Paris'te, odamda durur, ben tükenirim, o tükenmez, ne acayip şey! Ben gidiciyim, o kalıcı,İlhan'ın ateşten çıkma biçimi ile bunu konuşuruz, uzun uzun ve sevinçli.

Belki bu yaratıcı serüvenin özü burada toplanıyor: Tükenmezlik aygıtları yapıyor Koman, giz'i bu.Daha sonra, 70 yılları başında, yanılmıyorsam, bambaşka bir dönem başlayacaktı. Bu aşamada matematik kaygı ağır basacak, yeni sorunlar karşısında yepyeni bilimsel yöntemler belirecekti. Sanat mı, değil mi söz konusu olan? bir bakıma değil, temel araştırma sorunları, sorunsal alanına giren biçimlerdi bunlar, matematik ve geometrik somutlamalardı. Ne var ki bu araştırmaların ürünü olan biçimler karşısında, biz seyircilerde, ne idüğü belirsiz bir sevinç doğmuştur mutlaka. "Güzel" dememenin olanağı yok. Bulguları elinizle yokluyor tutuyorsunuz. "Altın Sayı" giz'ini heykellerinin dengesinde, boy bosunda saklayan antik çağın Yeni Eflatuncu heykeltıraşlardan öte, belki çağımızın oylum ve topoloji kavramları ile ilgili bir biçim araştırması yapıyordu Koman.

Belki dedim, çünkü, bu konuda bana söz düşmez. Bununla beraber Koman'ın üstüne yürüdüğü "bilinmezlerin" kimisinden az buçuk haberim var. 1978 yılında, dünya basınında önemle yansıyan bir habere göre, (bu arada LO Mayıs 1978'de Le Monde gazetesinde çıkan uzun bir yazı ile) 165 yıldan beri çözülemeyen bir matematik bilinmezin, nihayet Amerikalı bir bilim adamı tarafından bulunduğu haber veriliyordu. Cornell Üniversitesi'nde çalışan Sayın Profesör Robert ConeIly, 24 tepeli bir "bükülgen poliedr teoremi" yaratmıştı. Bu soyut buluş  yorumlara göre  birçok somut uygulamalara götürebilirdi araştırmacıları. Mimari yapıların iç dengesi bakımından, uzay kapsülleri. istasyonları bakımından sonuçlar doğurabilecek bir buluştu bu.

Ne yazık ki çağdaş iletişim araçları ile dünyaya eriştirilen bu haber, önemli bir gerçeği örtbas etmişti: İlhan Koman, "bükülgen poliedr tearemi" sorununu öğrencileri ile ele almış ve sonuçlandırmıştı çoktan. 7 Eylül 1971'de, elde ettiği sonuç 15661 numara ile İsveç Bulgular Kurumu'nda kaydedilmişti ve 730 23 99-6 numara ile tescil edilmişti bile. Aynı konuda ek bir bulguyu da, 12 Eylül 1975'te ayrıca kaydettirmiş bulunuyordu Koman. Sayın ConeIly'den hayli önce kesin olarak çözülen sorun, İsveç dosyalarında kaldı o gün bugün. İlhan'ın arkasında CorneIl Üniversitesi yok ki!

Koman, "poliedr"lerinin bükülür açılır maketlerini bana göndermişti o sıralarda, dünya güzeli biçimlerdi. Bunlar kristallerin kesitleri kadar şiirsel olmaktan başka, insanlara çeşitli faydalar sağlayabilirlerdi belki güneş ve rüzgar enerjisi alanında.

Lafı uzatmayalım, bir de iç içe huniler göndermişti Koman. Bunlar başka bir bilimsel bilmecenin çözümüymüş, benim için sadece dünya güzeli bir bilmece. İlhan şöyle yazmıştı bana, 1978 yılında:

"Merdümgiriz bir dede olup, çekildim itikafa, itikaf-ı biitikada." (Zaman zaman Osmanlıca lügat paralama oyunu oynarız karşılıklı). Ama bakmayın, insanlardan kaçan çilekeş inançsız bir dedeyim demesi bir cilve. Bana kalırsa, İlhan'ın çağdaş bir "melamilik" rengi içinde inancı, maddenin tükenmezliği, diyalektiğidir, İlhan'a göre sonsuz ve başdöndürücüdür milyarlarca yıldızın patlaması, uçsuz bucaksız bu oluşum içinde en yüce değer insandır, insanoğlunun bilincidir. Ama hangi insan? Emekçi insan, yaratıcı insan, yapıcı insan. İlhan onun için ve ona çalışıyor, bence.

Mektubunda şunu da ekliyordu:

"Çalışmama gelince, tabii ki bir takım naneler çıkarıyorum ortaya. Bazen bir senenin ürünü bir tek elma oluyor" .... "Beni seven dört kişiden biri olduğun için anlatıyorum sana Sultanım." (Beni sultan kılsa da, Koman'ın mektubu, boşuna, sanatın reayasıyım elbet, ham iltifat ve sevgi bir yana, ona hayran tümen tümen insan vardır dünyanın dört bucağında. "Birtakım naneler" dediği elmalarsa, Türkiye'yi ve dünyayı doyuracak cinsten.)

Ne diyordum? İlhan'ın sanat aşamalarını sıralamaya çalışıyordum: Bir ara (bundan üç, beş yıl önce), hayret, kırk ayaklı direkler türetti! Çeşitli maddelerden yapılmış. Yeni bir hesap - sevgi ürünü dikeyler. Varoluş kuleleri gibi bir şey. Bütün kuleler öyle değil mi aslında? Bunu yazarken anımsadım, rivayet ederler ki Adana valiliği sırasında Abidin Paşa, çarşıda bir saat kulesi diktirmeğe karar vermiş ve İtalya'dan gelen ustaya:”S .... gibi bir kule isterim", demiş. Abidin Paşa'yı beklemeden, neolitik çağdan beri Anadolu toprağına dikilmiş "falüs"lerin, dikili taşların simgesel anlamı yeterince açık.. Kaldı ki, işin başka bir yönü var İlhan'ın kule tutkusunda. Koman Edirneli, halis. Sinan'ın şaheserine yer veren bir eski Başkent Edirne, Avrupa ile Asyanın kapısı, zorlu, önemli bir yer. Selimiye deyince, üç şerefeli minareler gelir akla, bembeyaz. Bana öyle geliyor ki İlhan'ın bu kuleler tutkusu, dosdoğru Edirne'den gelme, ta çocukluktan .....

Sinan ustanın minareleri dünyaya bir meydan okuyuştu, kültür alanında: Usta tek eksen üstünde üç ayrı merdiven oturtmuş, kıvırmıştı, o güne kadar kimsenin beceremediği bir İş. Kanuni'nin yanılmıyorsam "yeğenim" dediği Fransız Kralı Birinci François'nin konuğu olarak Loire nehri kenarında bir şato yavrusuna yerleştirilen Leonardo da Vinci (o zamanlar öyleydi sanatçılara ikram), resim yapmaktan başka çeşitli icatlara dalmıştı. Bunlardan biri, tek eksen üstünde iki geniş merdiveni yükseltme hesapları olmuştu ve bu buluş Chambord şatosunda uygulanmıştı ölümünden sonra, Güzin'le geçen yaz başında gidip gördük, çok güzel ya, iç içe üç değil, iki kıvrımlı. Sarayda çıraklarına geometri dersi veren Sinan'ın hüneri üstün. Koman'a gelince, İsveç'te diktiği -sanırım çelik- bir hayli yüksek model'e bakınca, daha da çapraşık ve yeni. iç içe örülmüş bir bütüne vardığının farkına vardım. Sadece fotoğrafını gördüm bir dergide sülün gibi bir şey, hiç kimseye benzemez. İlhan'ın kuleleri memleketimizde yerlerini arıyor. Hem de Galata Kulesi, Beyazıt Kulesi boyunda. Ne demişti yazarın biri:

"Gün geçtikçe sanat bir bilim olacak, bilimse bir sanat" 19. yüzyılda söylenmiş bir söz, dosdoğru, elbette ki sanatın da bir teknolojisi var.

İlhan Koman'ın görünüşte birbirinden apayrı aşamalarını sıralamaya çalışıyorum, sözcüklerle bir sanatçıyı anlatmak kadar zor şey yok! Apayrı dedim ama, hepsi aynı iç ateşin ürünü. Biçim çeşitliliği içinde hepsi bir kapıya varıyor. Ve böylece başka bir aşamaya geçiyorum: 1970 yıllarında Koman, bilimsel coşku ürünlerinden başka kimi gün, kil'den yapılmış adamcıklara, kadıncıklara, hayvancıklara daldı. Onun için bunlar belki bir oyun, bir dinlenme, bir nefes alma gibi bir şeydi.

Yaşar Kemal de, ben de şaşa kaldık bunlar karşısında. Put değil, ama tapılası şeyler, düm-tekli, 3 x 3 zamanlı bir semai gibi bir şey, nasıl anlatsam? Picasso da "oynamıştı" böyle. Antibes müzesinde sergilenir birkaç küçük heykeli. İlhan'ın killeri bambaşka bir dünyadan gelme. Küçük Asyalı bir "sema" içindeler. Görmek lazım. 1978'lerde, Paris'te bir iki ay kalışında, dalgınlıkla elinin altından bir sürü biçimler çıktı bir çırpıda ve bu cinsten. Küçük heykeller desem yanlış olacak, aslında her biri, kocaman bir "abide"nin özü, yavrusudur büyümeği bekleyen. Önemsemedi, çekip gitti Koman, bu yapıtlar bende kaldı şimdilik. Üstlerinde titriyorum. Bunların döküme geçmesi  için uğraşıp duruyorum. Hepsi birden bir müzeyi doyurur,duyduk duymadı demeyin…Başlangıçta sözünü ettiğim kaynaklı biçimler döneminden,bilgisel bulgu döneminden,kuleler döneminden sonra,duygu ve coşku dolu bu kil dönemi neyin sesi? Bir çelişki değil mi?Neden olmasın. İlhan çağımızın insanı, birkaç kültürün insanı, hem Yunus’un, hem Bedreddin'in, hem Sinan'ın torunu ve her şeyden önce. çağımızın parçalanmış adamı, büyük ve hızlı bir değişim içinde. değişimi yaratanlardan biri. Çağımızın çelişkilerini, eylemle düşünce. bilimle duygu. yıkılmışlıkla coşku arasında gitgellerle anlatıyor,yansıtıyor,yaratıyor çağını. Selçukluların taşçıları, mimarları, şairleri de öylesi bir fırtınaya tutulmadılar mı? Fırtınalar esmemiş midir,kıyametler kopmamış mıdır sık sık, öyle olmamış mıdır kültür tarihimiz boyunca?

Derken, evet. derken. 1980 yazında, İstanbul'da bir çalışma fırsatı buldu. İlhan Koman tuttuğunu koparır. İri bir heykeL. kolları açık bir kadın çıktı ortaya. dünyayı kucaklayan. dilim dilim bir yaratık. uçtu uçacak!

Fotoğrafını gördüm, baka kaldım, vurulmuşa döndüm. Öyle sessiz sedasız kentin bir köşesine. bir duvar dibine konmuş! Bu koca eser tepelik bir yerde kentin baş övüncü olmalıydı. Dilimlerinin arasından değil bir beton duvar İstanbul'un gece gündüz değişken gökyüzü bulutları, sisleri, güneşleri ve fırtınaları geçmeliydi. Kim kime, dum duma. neyseki İlhan'ın bir heykeli var böylece İstanbul'da. Aslına bakarsanız sanatçı ile çağ birbirine rastlamazsa. ne çağ kendini bulur. ne sanatçı. Sanatın politik gücü en azından 200 yıldır unutuldu bizde. Cılız sonuçlara bakarak diyebiliriz ki. sanatçılarımızla çağ arasında bir bağ kurmuş olmaktan uzak bulunuyoruz. Boş nedenler ileri sürülmesin, ödenek olanak demeyin. araç gereçler değil. istek. kavrayış, çap'tır önemli olan. Haliç'te çürüyen bir gemi ya da motor hurdası verin Koman'a. bakın ne oluyor. Haberiniz ola: Yüzyılımızda bir tek İlhan Koman geçecektir burnumuzun dibinden. Kimdir bu İlhan Koman demeyin bay bayanlar. Önemli olan geleceğe seslenme gücüdür. Bir meydan okuyuş. Türk sanatçılarına iş mi verildi. mimarlara bütüncü bir açıdan kent mi verildi? Kırıntılar sadece. İkinci Dünya Savaşı'nda birçok kentler yerle bir edildi, eski yapılara. tarihsel evlere ve meydanlara varıncaya kadar her şey silbaştan yapıldı. Biz var onları kendi elimizle yok ettik. Çıkarcıların beton dışkılarına meydanı boş bıraktık. Koca Sinan, kentine yapılan bu zulümleri görse, sorumluları iki bacağından tutar ikiye ayırırdı acımasız. "Bırak yapsın, koyver gitsin" politikası uygulanınca ekonomide, kültür alanında sonuç bu olur.

İlhan Koman'la kıyaslanmayacak yontucuları üstüne tepeleme kitaplar basılmıştır her ülkede. Hani Koman'ı anlatan kitaplar? Hani heykellerini diyar diyar gezdiren sergiler? Hani Koman'lı kent alanları, boyuna bosuna göre?Çağımızın dev simgeleri nerede? Neden bu istek. bu düşünce, bu devinim yok ortada?

Nuh misali tufan mı bekler Koman, demiş, sormuştum. Dünyamızı "tertemiz" edebilecek "temiz" hidrojen bombasının guruldamaları duyulurken, İlhan Koman işine bakıyor, yeni biçimler, özler, bulgular üretiyor, upuzun boylu ve boynu bükük bu güleç kişi.

Tufan gelecekse gelsin, denizler kabaracaksa kabarsın, kentler batacaksa batsın, Koman gemisine binip açılacaktır suların tekrar yatışacağı güne kadar. Kendi elinden çıkmış cins cins yaratıklarla tepeleme dolu olacaktır iki direkli gemisi. yeryüzünden çok şey kurtulacak.

Size bir şey söyleyeyim mi? Bu İlhan Koman'lar var oldukça, dünyaya bir şey olmaz, Komangiller yitmez, korkmayın.

Milliyet Sanat Dergisi 15 Mart 1981

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


3- İlhan Koman ya da Heykelde Şiir

Yaşar KEMAL

 

 

Çağımızda İlhan Koman'a akraba heykelciler arıyorum, bula bula ona akraba olabilecek bir tek kişiyi buluyorum, o da Romen heykelcisi Brancusi, Brancusi bir çeşit halk sanatçısı, bir çeşit zenci heykelcisi. O da bütün çabasını kendi kökenine, kendi elişleri sanatlarından çıkmaya harcamış. Onun temelinde Romen halkının geleneksel yontu sanatı apaçık görülüyor. Brancusi Romen halkının geleneksel yontusunun son halkası olmayı bilinçle istemiş ve öyle olmuştur. Onun dünya heykeline getirdiği yeni boyutlar, biçimler Romen halkından kaynaklanır. İlhan da öyledir, o da Anadolu'dan faydalanır, o da Anadolu heykel sanatının bilinçli olarak bir sürdürücüsüdür. Onun temelinde Çam bardaklar,öteki tahta yontular yattığı gibi. dibekler, sandıklar, beşikler yattığı gibi, Frig, Urartu, Hitit de yatar. Bana öyle geliyor ki, İlhan o uzun, görkemli, sedef işleme, ya da oyma çadır direklerini biç görmemiştir, ama, heykelinde onlardan da bir şeyler vardır. Anadolu dünyaya bir açık kapı olduğu kadar da, sınırlarındaki topraklarla da bir bölge bütünlüğü taşır. Mezopotamya Anadolu'nun ta Basra Körfezine kadar inen bir parçasıdır Fırat ve Dicle'nin kucakladığı bölünmez bir bütündür Anadolu'yla. Kim bilir Anadolu eskiden bütün bu toprakların bütününü sağlıyordu. Kültürleri tarihin hiçbir devrinde de, çağımızda da sınırlayamayız. Ama dünyada kültür bütünlüğünün çok belirli olduğu bazı bölgeler vardır. Ortadoğu bölgesi, Akdeniz bölgesi gibi. .. Kültür bölgelerini daha da çoğaltabiliriz, Bir kültür odağı olan Anadolu'nun kültür sınırını ta Basra Körfezine kadar genişletmenin sebebi İlhan'ın dayandığı gelenekten dolayıdır. çünkü İlhan Koman çapındaki bir sanatçının mutlaka dayandığı bir köklü temeli olmalıdır. Diyebiliriz ki, zenci heykeli de bizim temelimizdir, insanlığın tüm kültürü de bizim temelimizdir. Dünya kültürü Picasso gibi büyük bir düşünür ustanın temeli olmadı mı,niçin İlhan'ı, Brancusi'yi dünyamızın kültüründen ayıralım da bölge kültürünün sürdürücüsü sayalım, Kendi kendimle bir tartışmaya giriyor değilim, bizim birtakım aydınlarımızın anlamak istemedikleri bir şey var, sanatçının işine nereden başladığı ve de kendisine neyi. hangi kültürü temel saydığıdır. Brancusi'nin özü kendi ülkesinin yontu geleneğindedir diyenlerle ben birlik olmak istiyorum, İlhan'ın da apaçık kendi kökenine bağlı bir sanatçı olduğunu görüyorum, Bunu hem İlhan'ın konuşmalarından hem de heykellerinden çıkıyorum. İlhan bir sıralar boğaya merak sardı, epey bir süre boğalar yaptı. İlhan'ın boğaları belki çağımızda yapılmış en güzel boğalardır. Bir boğa özü, bir boğalar damıtımıdır. Bu boğalar binlerce yıldır, boğa mitleri yaratıp dünyaya salıverilmiş, dünyayı sarmış bir boğa mitinin, Anadolu kökenli bir mitin sonucudur. Son araştırmalar bu dünyayı sarmış boğa mitinin dünyaya Toros dağlarından yayıldığını gösteriyor. Anadolu halkının her şeyleriyle boğayla içli dışlı oluşu ... Sonra Mezopotamya, Urartu, Hitit boğaları .... İlhan, kendi boğalarını oluştururken, ya bilinçli, ya da içsel bir dürtüyle Anadolu kültür coğrafyası içinde tarih boyunca geliştirilmiş boğaları da gözden ırak tutmamıştır. İşte böylelikle de ortaya İlhan'ın boğaları çıkmıştır.

Topluca İlhan'ın heykellerine baktığımızda onda ilk gözümüze çarpan, inanılmaz yalınlıkları olacaktır. Söz sanatlarında olsun, halkın öteki, bin yıllardan bu yana gelen sanatlarında olsun gördüğümüz en büyük özellik bu sanat yapıtlarının yalınlığıdır. Bazı ahmaklar bu sonsuz güzellikteki yapıtlara ilkel sanat damgasını vuruyorlarsa da İlhan bunlara sırtını dönmüş bir kişidir. O da bu çağın öteki büyük düşünürleri, sanatçıları gibi insanlığın büyük sanat birikimine hayrandır. Onun boğalarında bugünkü Trakya'da yaşayan boğalar olduğu gibi, Babil"in boğaları da vardır. Boğalardan böylesine çok söz ediyorsam, İlhan ömrü boyunca boğa heykeli yapmış değildir. Bir süreler boğalarla uğraşmış, birkaç tane boğa damıttıktan sonra, başka işlere geçmiştir. Ben İlhan'ın temeli üstüne birkaç söz edebilmek için boğayı, bu temelli Anadolu mitini. üstelik de bütün dünyayı son ucuna kadar sarmış bu mite İlhan'ın nasıl önem verdiğini göstermek istedim. Ve İlhan boğalarını bize kadar gelen boğalardan da daha yalınlaştırmıştır.

Şöyle düşünüyorum çoğu zaman, niçin halkın getirdikleri, Türk kilimleri, zenci heykelleri, Hitit, Asur, Urartu, Sümer, Mısır heykelleri böylesine yoğun bir doğa şiirini. yalın, ince bir şiiri içlerinde taşıyorlar, bunca inanılmaz yalınlığı? Bunun bir birikim, doğanın, insanın içindeki yaşama sevincinin, dünyaya gelmiş olmanın minnetinin bir birikimi, bu sevincin, bu minnetin bir damıtımı olmasın? Ya o, destanlardaki sonsuz sevinç, sonsuz sağlık, sonsuz yaşama bağlanma ... İnsan doğadaki şiiri mi damıtıyor? İnsan kendi sanat dünyasını kurarken, bir inanılmaz damıtımı, şiir, sevinç damıtımını, yalınlığı, doğanın özünü nasıl yakalıyor? çağımızın bozulmuşluğunu bu yalınlığı yitirişimizde de aramamalı mıyız? İlhan'da çağların büyük ustaları olan ataları gibi bu büyük damıtımı, özü, insanda olan sevinci. sevincin insanı insan yapan şiirini yakalamış. Bu yüzden de çağımızın ışıklı, çok aydınlık odaklarından birisi olmuş. Bir de İlhan'a tümüyle bakacak olursak, onun bir dalda durup pinekleyenlerden olmadığını da görürüz. Yakaladığı büyük şiirin. sevincini, yalınlığın yanında, onu durmadan aradığını da görürüz. O durmadan yeni biçimler, yeni boyutlar arayan bir kişidir. Yaptığı heykellerin, biçimlerin, ortaya çıkardığı yeni boyutların bir işe yaramasını da ister. Elektrik üretimine katkıları olmasını ister. Birçok önerileri vardır. İşe yarayacak, bugünkü insan pratiğine yardımcı olacak gene birtakım önerileri vardır. Bu yönde de onun kafası, hayran olduğu bir Leonarda da Vinci gibi çalışır. Bir yanda eli Asur boğasında, bir yanda eli Anadolu beşiğinde, yontusunda, bir yanda eli Leonarda da Vinci'de, bir eli de uçak yapan mühendistedir. Yani sanatının eski halk ustaları gibi işe yaramalarnı ister. Zenci heykelinin, Anadolu dibeğinin, kilimin işe yaradığı gibi. Bu, ilhan'ın heykelcilik kadar tutkusudur. Bir gün İlhan'ın yaptıklarından bir ikisinin bugünkü yaşamımızı etkilediğini görürsek hiç şaşmayalım, o kendi yaşamını zorlaştırırken başkalarının yaşamını kolaylaştırmak için her şeyi yapan cömert bir kişidir.

İlhan Koman'ın yapıtları Stockholm alanlarında yıllardır insanlarla birlikte yaşamını sürdürüyor demiyorum. Zincirlikuyu'daki "Akdeniz" adlı o görkemli anıtı İlhan bize de getirdi demiyorum. Açtığı sergileri, gittikçe artan ününü, insanların yavaş da olsa onun farkına vardıklarını da söylemek istemiyorum. Onu övmek de istemiyorum bütün bu başarılarla. İlhan da bütün bunların hiçbirisini istemez. Her ermiş kişi, sanatçı gibi o köşesinde kendi kozasını hiçbir çıkar düşünmeden, cömertçe kendini işine, insanlara vermek ister. Ve orada Stockholm'da, bir deniz kıyısında gemisinin yanındaki heykellerini koyduğu mağarada kozasını örmeğe, çoğaltmaya çalışır. Aydınlık, güzel, görkemli, sevinç dolu, alçak gönüllü. Ve orada, heykellerinin, öğrencilerinin arasında insanlığımızın bir sağlıklı, bir aydınlık noktası olaraktan parlar, bize insanı insan yapan sevincin, şiirin, insan değerinin ölmediğini. bugünkü karanlık, acılı. biraz da delirmiş. birçok insan değerlerini yitirmiş, yabancılaşıp yozlaşmış dünyada umudumuzu yitirmememizi söyleyerekten bir deniz feneri gibi çakıp durur.

Milliyet Sanat Dergisi 15 Mart 1981

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

4- İLHAN KOMAN'IN ARDlNDAN

(1921 - 1986)

Prof. Dr. Aykut KAZANCIGİL - Prof. SADİ ÖZİŞ

 

 

İkinci Dünya Savaşının bitiminde, yıllardır kıpırdamadan durgun bir yapıya sahip olan uluslararası sanat hareketleri birdenbire şiddetli bir değişim içine girmişti. Memleketimizde de yıllar süren dış dünyadan kopuk yaşam Güzel Sanatlar Akademisini ve o zamanlar çok dar olan sanat çevresini de büsbütün statik hale getirmişti. İşte 1947’de Burhan Toprak'ın ve Halil Vedat Fıratlı girişimi ile bu dar çerçevenin dışına çıkarak genç bir sanatçı kuşağının Avrupa'ya gönderilmesine karar verildi. Güzel Sanatlar Akademisi yangını ile uygulaması duraldıyan bu proje, yangından sonraki Müdür Avni Başman'ın gayreti ve Güzel Sanatlar Umum Müdürünün de eğitim burslarını vermesi ile gerçekleşti.

Akademi çevresinden bir grup sanatçı bu sayede 1948 yılında 4 yıllık, bir burs ile Paris'e geldik. İlhan Koman, Neşet Günal, Refik Eren ve Sadi Öziş'in Paris yaşamı böylece başladı. Güzel bir rastlantı ile Zühtü Hoca'da bir süre önce Paris'e gelmişti; gelenleri karşıladı. Talebe müfettişi Ahmet Kutsi Tecer ile tanıştıktan sonra çalışma programlarını uygulamaya başladık. İlhan'la birlikte S.Öziş'e Rue de la Grande Chaumiere'de Academie de la Grande Chaumkre'i üstündeki Mme Bomet'nin katı kiralandı. Sonradan Zühtü Hocanın oturmakta olduğu Modigliani'nin eski atölyesini, hoca İstanbul'a dönünce Sadi Öziş devir aldı.

o yılların Paris'inde kimler yoktu, kimler... Sanat dünyasından Selim Turan, Avni Arbaş, Nejat Devrim ve Sabahattin Eyüboğlu bir iki yıl önce Paris'e gelmişler ve oraya adapte olmuşlardı. Paris'in hayhuyu içinde çalkalanan Türk öğrencilerin dışında Doğan Avcıoğlu, Şükriye Dikmen ve Tiraje Dikmen, Can Yücel. Sadi Çalık, Gaye Baykal, Sencer Divitçioğlu, Mübin Orhan ve onun sadık arkadaşı Oğuz Nedim Günsur, herkesin dostu Ahmet Ramazanoğlu, Turan Güneş bizimle ilişkisini sürdüren Leopold Levy ve bugün Türkiye'de akademik kadrolarda önemli görevler yüklenmiş 30 dolayında genç bir araya gelince belirli bir kültür çevresi oluşuyordu. Bu arada kısa sürelerde Paris'e gelen, Bedri Rahmi, Hadi Bara. Zühtü Müridoğlu gibi hocalar bizim çevremizle derhal ilişki kuruyor, hakikaten canlı ve faydalı bir beraberlik ortamı gelişiyordu. Bu arada kısa süre ile gelip gidenlerin de haddi hesabı yoktu. Celal Sılay'dan, Haşmet Akal'dan, Hulusi Meran'dan Feridun Çölgeçen'e kadar kimler geldi kimler gitti. Bir de bunların hepsine ilave olarak Paris'e geldiğimizin haftasında Dome'da garsonlarla hesabı ödeyemediği için kavga ederken tanıştığımız ve bizi adeta büyüleyen aziz Fikret Mualla ...

Türkler arası ilişkiler devam ederken kısa sürede aramızda çeşitli uluslardan sanatçılar, fikir adamları ve tabii geniş bir Fransız çevresi de katılmıştı. Bir gün ünlü Japon heykeltıraş, Tajiri aramızda katılıyor, bir gün uzun boylu İlharı'ın yanında kısacık Cesar çıkageliyor, başka bir gün Amerika’dan yeni gelmiş Joseph Kahn birimizle tartışmaya giriyor, nonfigüratif akımın öncüleri Pillet. Charles Maussion, Devasne gibi Ünlüler bizleri toplantıya çağırıyorlardı. Bu fikri sarhoşluk bizi sarmıştı, ama anlattığımız ortam içinde çarçabuk adapte olduk.

İlhan Koman bu çekici ortamdan güçlü yük ve sonsuz bir çalışma tutkusu ile 1951'de Türkiye'ye döndü, bu arada evlenmiş ve eşi Melda bebek bekliyordu. İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi İlhan Koman'ı derhal öğretim kadrosuna aldı ve 7 yıl sürecek olan İstanbul hayatı başladı. İlhan'ın dönüşü bir yandan güzel bir rastlantı ile Anıt Kabir heykel yarışmalarının ilan edildiği zamana rastlıyordu. İlhan yarışmaya katıldı ve Zühtü Hoca ile birlikte rölyef  bölümünün birinci ödülünü kazandı. Artık hummalı bir çalışma başlamıştı.İlhan istediği işe kavuşmuştu ... araştırıyor, taşı ezmeğe çalışıyor ve yaratıyordu. Bir süre sonra bütün burslu sanatçılar İstanbul’a döndü. Rölyeflerin 1/1 boyunda gerçekleştirilmesinde Hadi Bara, Şadi Çalık ve Sadi Öziş birlikte çalışmaya başladılar. Bu önemli rölyef İlhan'ın dünyadaki en kalıcı ve en güçlü başarılarından biridir. Kendisi ile seneler sonra o günleri konuşurken hep "Evliya o günler başka günlerdi ... " der ve dalardı.

1950'li yılların başında Heykel bölümü hocalarından Nijat Sirel Akademi Müdürü olmuştu. Onun teşviki ve bizim de hem istekli hem bu alanda ön çalışmalar yapmış olmamız bir demir atölyesi açılması tasarının gerçekleşmesine imkan hazırladı. Güzel Sanatlar Akademisi heykel atölyesinde böylece Hadi Bara, Zühtü Müridoğlu, Şadi Çalık ve Sadi Öziş çalışmağa başladılar. Memleketimizin ünlü heykeltıraşlarından, Kuzgun Acar, Ali Teoman Germaner, Tamer Başoğlu gibi pek çok sanatçı bu atölyenin öğrencileri olarak sanat hayatına girdiler. Demir atölyesinde heykel araştırmaları sürdürülürken, form araştırmaları İlhan'ı Sadi Öziş'i ve Şadi Çalık'ı kaçınılmaz olarak mobilya kreasyonuna götürmüştü. Böylece geliştirilen mobilya formları dünya çapında ün yaptı ve önce İlhan ve Sadi sonra da Şadi birleşerek T galerisi açıldı, belirli bir üretim başladı. İlhan İsveç'e yerleştikten sonra da bu çalışmalar sürdü ise de üretimine 1966'da son verildi.

Yine 1957'de L'Art d'Aujour’dhui dergisinin yöneticisi ünlü sanatçı Andre Block, Fransa'da Groupe Espace hareketini başlatmıştı, böylece bir sanat sentezi denemesi başlıyordu. Konu bizlere iletildi. Aslında sanatsal değerlerin bir bütün halinde üretilmesini amaçlayan bu hareketin bir türü zaten uygulanıyordu. Hemen temasa geçtik ve başta Hadi Bara, Mimar Tarık Carım, İlhan Koman ve Sadi Öziş, İstanbul'da Groupe Espace'ı kurdular.

Bu topluluğun Paris’de ki sergisine de davet edildi. Fakat 1960'lı yılların dağınıklığı içinde bu proje gerçekleşemedi.

1958 yılında Brüksel fuarı Türk pavyonu için yarışmayı Utarit İzgi, Muhlis Türkmen ve Hamdi Şensoy ve İlhan Türegün tarafından yapılan proje kazanmıştı. Utarit İzgi pavyonun pilonunun yapımını İlhan Koman'a teklif etmişti. Bunun yanında pek çok Türk sanatçısı da (Bedri Rahmi, Sabri Berkel, Gevher Bozkurt vs. ) çalışıyordu. İlhan pilonu heykel anlayışı içinde gerçekleştirirken bir de demirden büyük bir Hitit Güneşi heykeli yapmıştı. Başarılı bir mimari kompozisyon içinde çok dikkati çeken çeşitli dekorasyon düzenlemelerinde İlhan'ın çalışması özellikle Kuzeyli sanatçıların dikkatini çekmişti.

Bu ortam ve yeni araştırma imkanları artık İlhan'ı çekiyordu. Bir süre tekrar Paris'e sonra İsveç'e gitti. İsveç'te yerleşmiş mimar Yusuf Erşahin onu İngiliz asıllı mimar Ralf Erskin ile karşılaştırır. Erskin yepyeni bir anlayışla gerçekleştirdiği mimari projelerinde form araştırmaları yapacak birisini arıyordu. İlhan için hayal edilen bir imkandı. Bu arada ilk eşinden ayrılmış yalnız bir insandı. İsveç'e yerleşmeye karar verdi. Kısa bir süre İstanbul’a döndükten sonra 1959'da akademi'den ayrıldı ve İsveç'e gitti.

Artık İlhan Koman için uluslararası alanda yarışmalara girmek, incelemelerini sürekli olarak yeni alanlara kaydırmak imkanı doğmuştu. Bu arada Erskin'in satın aldığı ve büro olarak kullandığı eski teknelerden birini alarak Stockholm yakınlarında Kraliyet Sarayı sahası içinde Drottningholm fiyorduna yerleşti. Tekne kaloriferli sıcak soğuk sulu telefon ve elektriğe bağlı modern ve ilginç bir yaşama ortamı oluşturuyor ve İlhan'ın mizacına uyan orijinal bir ikamet şekli oluşturuyordu.

Bundan sonraki yıllarda bir süre RaIf Erskin'le çalıştıktan sonra form araştırmalarını sürdürdü. Araştırdıkça yeni konulara yöneliyordu. İsveç'teki hayatına ait çeşitli kaynaklar, beraber çalıştığı kişileri, 1966'dan sonraki Stockholm Güzel Sanatlar akademisindeki çalışmalarını kesitler halinde anlatmışlardı. Yıllar sonra Ali Neyzi'nin önemli bir girişimi ile (1980) İstanbul'daki son heykelini "Akdeniz" i bitirdi. Vefatından sonra çıkan yazılarda yakın dostları hisleri açıklamışlar, Cumhuriyet gazetesinde de son yıllardaki çalışmalarına ait önemli bilgiler verilmişti.

Yıllarca beraber yaşadığımız İlhan Koman ilginç özelliklere sahipti. Her şey den önce bir araştırmacı hatta bir mucit yapısına sahipti. Form araştırmaları, çeşitli düzeyleri karşılaştırmak, zor olanı taşı seçmek hep bu bulma çabasının sonucudur.

İlhan Koman gençlik yıllarında nadir rastlanabilen el becerisi ve çalışkanlığı ile malzemeye hakim olmayı amaçlamıştı. Taş, demir, çelik, bakır bir süre sonra ellerinde yoğrulmuş sanki yumuşamışlardı. O ise hiçbir zaman malzemeye esir olmadı. İlhan Koman çalışkandı, ama anlaşılan manada çalışkan değil, bütün hayatınca çok çalışkan bir araştırıcı oldu. Araştırıcı kişiliği Paris'te çarpıcı biçimde dikkati çekti. Büyük sanat merkezlerinde sürekli olarak yeniyi arayan, ve bir çırpıda bulduğunu zanneden "avant garde" ortamı içinde o daima araştıran ve ancak konusunda bir çözüm bulduğu zaman  eserini ortaya koyan sanatçı      oldu.

İlhan Koman belirli bir aile ortamından gelmiştir. Babası Edirne'de tanınmış bir hekim, annesi okumuş bir hanım, dedesi ünlü bir politikacıydı. Bir gün dedesi ile beraber Yalova’da (1934) Atatürk ile karşılaştı. O zaman 13 yaşındaki İlhan herhalde 20 yıl sonra Anıt Kabir'de çalışacağını hayal bile etmemişti. Ara sıra ailesinin konumundan saygı ile bahsederdi. İyi bir aile babasıydı.

İlk eşinden olan oğlu, ikinci eşinden olan 3 çocuğu ile alakadar olur ve İstanbul' a yazdığı mektuplarda dostlarına onlardan haberler verirdi. Bir mektubunda şöyle der:

"Veletler iyidirler, genç kızlar da Korhan da hala çocuk masumiyetlerinde devam ediyorlar. İyi ve adiller. Bakalım ne kadar devam eder? Bana gelince ne olacak aynı didinmedir gidiyor işte."

Bütün sanatçılar gibi Koman'da beğenilmeyi ve bütün şöhretine rağmen aranılmayı arzu etmektedir. Kendisine verilen bir ödülü şöyle haber verir:

"Arada bir teselli mükafatı da olmuyor değil. Kafirlerin bazıları birşeyler fark etmeye başlamış olmalılar ki, iki gün evvel bir zat sabah sabah telefon etti. Size "Myrdal Vakfı mükafatını verdik" dedi. Bende tam tercümesi ile uyku sersemi matrak mı geçiyorsunuz dedim. Meğer ciddiymiş. Senin anlayacağın o Semavi'nin İsveç'çesi gibi bir şey bu. Neyse vergiden de muaf olduğu için bir iki deliği tıkayacağız. ':

İlhan Koman Türkiye'de kalan ailesi ile yakın ilişkilerini sürdürmüştür. Kardeşi Korhan (ki ölümü üzerine onun adını oğluna vermişti) ve kız kardeşi Gönül Dilan ile devamlı temas halinde olmuştur. İsveç'e giden Türkler'e veya mektup yazdıklarına sorduğu sual hep aynıydı. "Memleketten ne haber", Nitekim bu ilgi ile İlhan Datça da üç arsa almış ve eniştesi Cemil Dilan proje safhasına kadar istediği evin tasarısını hazırlamıştı.

İlhan'ın İsveç'e yerleşmesi üzerine tartışma boşunadır. Türkiye ona çok şey vermiştir. Ama o da memleketine tartışılmaz bir değer ölçüsü vermiştir. Bu da dünya çapında ünlü Türk Heykeltıraş"ı İlhan Koman olarak yaptıklarıdır.

İlhan Koman yumuşak tabiatı herkesle kolay dost olabilen ancak belirli bir mesafeyi daima koruyan bir kişi. Dostlarına Evliya diye hitap eder, konuşmasında ve yazısında lisan özelliğini saklardı. Örnek olarak bir mektubun girişini verelim:

"Canım Evliya

Senden gelen bir merhaba beni ihya etti. Tahassüsten bu yalnızlığımda ... Hakikat şu ki bir iki eski dost var ise de senin kadar eskisi yok ... "

Bunun yanında hoş görüşü ve başkalarının kanaatine saygısını değişik şekillerle ortaya koyardı. İlhan'ın İsveç'e gittikten sonra Türkiye'deki tek heykeli Gayrettepe'deki "Akdeniz" dir. (Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu eserin gerçekleşmesini, yapılmasını sağlayan Ali Neyzi her türlü övgüye layıktır).

Heykel bittikten sonra eleştiriler olmuştu. Bunları Koman 1980 sonunda bir mektubunda şöyle değerlendiriyordu:

"Akdeniz’i yani Heykeli beğendiğini söylemene pek sevindim. Kim ne derse desin" dediğine göre; aksi fikirde olanlarda var tabii! Eh herkese de uyan elbiseyi kim kesti bu dünyada? Bana hiç bir kimse ne iş veren, ne dost ne kardeş ne bir resim ne bir yazı yollamadıkları için, bina önündeki halini bilemiyorum."

İlhan Koman'ın ölümünden sonraki günlerden bizler, elimizdeki birkaç kaynağı mektupları ve sergi davetiyelerini değerlendirerek şu satırları yazdık. Aslında bu yazı eski bir dostun anısına saygı ifadesidir.Türkiye'nin ve dünyanın sayılı heykeltıraşlarından biri olan Koman için daha başka şeyler yapmanın gerekli olduğuna da inanıyoruz. Bunlardan biri ve en doğrusu anma toplantısında Zühtü Hocanın iki satırla derlediği teklifidir. Hoca "Fazla birşey konuşmak istemiyorum, İlhan'ın eserlerinden birkaç tanesini satın alalım ve resim heykel müzesine kayalım" dedi.

Gerçekleşmesini bütün kalbimizle ümit ettiğimiz bu görüşün yanında bir de ikinci bir teklifi ileri sürmek istiyoruz. İlhan Koman'ın 65 yıllık ömrünün 30 yılını kendini yetiştirme ile geçirdi. Geri kalan 35 yılını da modern heykelin ve sanatsal tasarımcılığın en ön safhasında araştırarak geliştirerek ve uygulayarak geçirdi. Eserleri dünyanın ünlü müzelerine girdi. Böyle bir kişi üzerine Üniversitelerin Sanat Tarihi birimleri kolaylıkla eğilebilir ve Koman, akademik düzeyde bir doktora konusu olabilir.

Bu konuya eğilen kişi aynı zamanda çağdaş heykelciliğin gelişim çizgisini de belirlemiş olur. Böylece Koman'ın çalışmaları tespit edilmiş, eserlerinin tamamı derlenmiş olur. Bu tür çalışmaya ailesi de Stockholm'da da çalıştığı sanat okulu hiç kuşkusuz yardımcı olacaktır.

Bir kere daha İlhan Koman'ın hatırası önünde saygı ile eğiliriz.

Şubat 1987 Sanat Çevresi Sayı:100

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

V- İLHAN KOMAN VE ESERLERİ

 

İLHAN KOMAN VE METAL MOBİLYALAR

 

 

Yıl 1950’ler devir Menderes devri diye başlıyor konuşmasına İlhan Koman, Güneş Karabuda ile yaptığı ve 1981’de Milliyet Sanat Dergisinde yayınlanan  söyleşisinde.Bu cümle o dönemdeki sıkıntılarını anlatmaya yeterli gibi geliyor belki de...O dönemde İlhan Koman Fransa’dan dönmüş ve akademide asistan olarak görevine başlamıştır.1953 yılında da akademi bünyesinde bir metal atölyesi kurulur ve İlhan Koman, Sadi Öziş, Hadi Bara ve Zühtü Müridoğlu burada göreve başlarlar daha sonra onlara Şadi Çalık da katılır.Atölyeye yeni malzemeler alındıkça hepsinin hevesi daha da artar.Metalden mobilyalar yapmaya çalışırlar.Kumun üzerine oturup bunun alçı kalıbını alırlar daha sonra da negatif kalıbını alarak mobilyaları için kalıplarını hazırlamış olurlar.Bu yüzden de yaptıkları metal mobilyalar insan vücuduyla uyumlu ve son derece ergonomiktir.O dönemde herşey çok kısıtlıdır yurtdışına bile çıkamazlar aldıkları maaş azdır ve mobilya işinden ya da kendi tabirleriyle ‘koltukçuluktan’ da para kazanmaya başlamışlarlar.Bu onlar için ek bir gelirdir çünkü o dönemde pek fazla heykel alan da yoktur.Bu işten para kazanmaya başladıklarında atölye kurmak için sermayeye ihtiyaçları olur ve fabrikatör Mazhar Süleymangil onlara gerekli sermayeyi sağlar böylece İlhan Koman, Sadi Öziş, Şadi Çalık ve Mazhar Süleymangil dört kişi olduklarından dolayı adını ‘Karemetal’ koydukları mobilya atölyesini kurarlar.

Biraz önce de bahsettiğim gibi o dönemdeki imkansızlıklar nedeniyle malzeme bulmakta da güçlük çekmektedir bu dört arkadaş.Bunun üzerine metal malzemeyi su borularını haddeden geçirip incelterek elde etmeye karar verirler.Hatta boruları temin ettikleri Sadi beyin arkadaşı Asım Kocabıyık kendi borularını kare ve diğer şekillerde görünce şaşırıp bu işe yönelmeye başlar bu şekilde piyasaya şimdiki kare profiller çıkar bir bakıma bu konunun da öncüleri Karemetalin kurucuları olur.

İstanbul’da sanatçılarımız Karemetal adıyla mobilya üretirken Fransa’da da 1952’de Andre Bloc Grup Espası kurmaya çalışmaktadır.Grup Espas’ın fikirleri Bauhaus’u temel almaktadır.Plastik sanatların sentezi olan bu görüş 19. yüzyılda başlayan makine üretimiyle yaygınlaşan zevksizlikle savaşmaktadır.Plastik sanatların sentezi Fransız Grup Espas’ta  resim veya heykelin mimari veya tabii çerçeveler içerisine yerleştirilmesi idi.1955 yılında da İlhan Koman da arkadaşları Sadi Öziş, ressam Ali Hadi Bara ve mimar Tarık Carım ile birlikte Türk Grup Espas’ı kurmuştur.Espas; hem çevresinde, hem içine girilebilen muhakkak surette katı formu saran boşluktur.Biçimi rengi ve tonu soyut mekanda göstermek gerekmektedir..Türk Grup Espas’ın karşı olduğu nokta ise buydu.Grubun Fransa’a yolladığı bildiride şu sözler yeralmaktaydı; ‘Hakiki sentez, bizim için mimari eserdedir ve doğuşunun ilk devrelerinde başlar.Daha doğrusu, kendi çerçeveleri içinde tasarlanmış mimari, resim ve heykeltıraşı eserlerin birbiriyle ahenkleştirilmesi değil de, daha ziyade ressam, heykeltraş ve mimarın görüş ve düşüncelerinin bir tek eser üzerinde birleşmesidir.’Türk Grup Espas’ı Syntheses des Arts Plastique adıyla düşüncelerini açıklamış ve bunlar Architecture d’Aujor’dhui ile Aujor’dhui dergilerinde bildiri olarak yayınlanmış ve Fransız Grup Espas’ı tarafından da kabul edilmiştir.Architecture d’aujor’dhui de lanse edildikten sonra Knoll International’den yaptıkları mobilyaları orada üretmek için teklif gelir görüşmeye Hadi Bara ve Sadi Öziş gider.Tabi yurtdışına çıkmak o dönemde gerçekten de çok zordur ve sadece 500 lira ile çıkılmasına izin verilmektedir.Mobilyalarının üretilmesi için ilk şart önce hepsinin teknik resimlerinin çizilmesi ve İsviçre’den patentlerinin alınmasıdır ama maddi yetersizlikten dolayı bu iş onlar için gerçekten de büyük bir külfettir.Bu yüzden de mobilya yapımına İstanbul’da proje geldikçe devam ederler.Bir süre sonra İlhan Koman Brüksel’deki sergi için yurtdışına gider ve daha sonra da Stockholm’e yerleşip bir daha da Türkiye ye dönmez. Herkes teker teker yollarını ayırınca geriye bu işle uğraşacak bir tek Sadi Öziş kalır.O da 1966’da arkadaşı Gevher Bozkurt ile ‘T Galerisi’ni kurarak bu mobilyaları bir süre daha üretmeye devam eder.

İlhan Koman, Sadi Öziş, Şadi Çalık ve Mazhar Süleymangil’in 1950’lerde belki de ek gelir kazanmak için giriştikleri mobilya işi ve elde ettikleri başarı gerek maddi yetersizlikler gerekse de ülkenin içinde bulunduğu durum yüzünden sadece Türkiye sınırları içerisinde kalmıştır.Bu gerçekten de Türkiye’de tasarım tarihi adına büyük bir adımdır.Şimdi geriye dönüp baktığımızda aslında Türkiye’de modern mobilya tarihinin 1950’lere dayandığını farkediyoruz.Tarihimizi biraz daha araştırdığımızda kimbilir daha kimlerle ve nelerle karşılaşacağız...

 

(Dilek AYYILDIZ, İlhan Koman ve Metal Mobilya Tasarımları, İTÜ Endüstri Ürünleri Tasarım Bölümü Yüksek Lisans Programı, 1999-2000)

 

 

 

 

 

VI. DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

 

    

Okulunu birincilikle bitirdikten sonra Paris’e burslu olarak gönderilen İlhan Koman savaş sonrası Paris’inden etkilenmiştir.Edith Piaf’lı,Juliette Greco’lu,Sartre’lı Paris’te varoluşcu rüzgarları esmektedir o yıllarda.Akademi Julien’de,ünlü Marcel Jumon’un öğrencisi olarak çalışmıştır.Paris’in sanat dünyası İlhan Koman için zengin ve verimli bir sofra olmuştur.

İlhan Koman’ı ilk etkileyen Louvre’deki eski Mezopotamya ve Mısır sanatı olmuştur.Öğrencilik hayatında herkesin piri olan heykel ustası Rodin’e duyduğu  hayranlıkla sanatçıyı kendisine örnek almıştır.Onun için bu sanatçı,Rönesans’tan sonra en büyük olaydır.

Rodin’den sonra Romen asıllı Branscusi de Koman’ın beğendiği ve saygı duyduğu sanatçılardan biridir.Birde heykel sanatına çok değişik yorumlar getirdiğine inandığı  Giacometti vardır.

Hareketli,renkli Paris yıllarından sonra,Koman akademide önce asistanlık sonra da hocalık yapmıştır.İlhan Koman’ın ünü yavaş yavaş ülkenin sınırlarını aşmaya başlamış.1959’da Venedik,1957’de Sao Paulo Bienaline katılan Koman,ertesi yıl Brüksel Fuarında dev bir heykel gerçekleştirmiştir.1959’da İsveç’e gelen Koman,yaşamının geri kalanını bu ülkede geçirmiştir.Burada Akademide hocalık yapar,ürettiği heykelleri dünyanın en ünlü müzelerinde sergilenir.

Koman için malzeme, yapıtın anlam bütünlüğünün bir parçasıdır. Sanatçı her  malzemenin kendine özgü karakterini ortaya çıkarır, onu yapıta aktarır; kil doğurgan ve sıcak, ahşap dingin ve uyumlu; demir tutkulu ve öfkelidir.

İlhan Koman maddenin ve doğanın içindeki sonsuz devinimin heykellerini yapar. Onun tüm işleri dinamiktir. 1956-1965 arası on yıllık demir çağının ürünleri bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle boşluğu parçalar. 1975-1980 yılları arasında ürettiği ahşap heykeller yerçekimine meydan okuyarak yükselir. 1978’de yaptığı kil heykelcikler için dönmek, eğilip bükülmek, durmaktan daha kolaydır. İlhan Koman’ın işlerinde seyirci de malzeme kadar eserin ve devinimin bir parçasını oluşturur. Derviş (1975) ve Yuvarlanan Kadın (1983) gibi heykellerde, hareketi başlatan, seyircinin doğrudan fiziksel müdahalesidir. Sonsuzluk –1 türevlerinde, Sonsuz Sütun’da,  Hyperformlar’da hareket seyircinin zihninde süreklilik kazanır, form sonsuzluğa uzanır. Koman, Rotor’larını rüzgarı yontarak yapmış, doğanın gücünü malzeme olarak kullanmıştır.

Hareket, İlhan Koman’ın heykellerinin temel öğelerinden biridir. Heykellerin esas formu, devinim halinde mekanda kapladıkları boşluktur. İşte Akdeniz Heykeli, bu yüzden dalgalanan, titreşen, deniz kokulu bir ilahedir, onu izleyerek önünden geçen seyircinin hareketiyle rüzgarda savrulmaya başlar. 4,5 ton metali, devingen, saydam, ağırlıksız kılan, formu oluşturan 112 adet metal levhanın arasından sızan boşluktur. Akdeniz Heykeli’nin yarısı metalden, diğer yarısı boşluktan yapılmıştır. Dolayısıyla içinde bulunduğu mekan onun organik bir parçasıdır. Heykelin mekanıyla ilgili tartışmalar halen sürmektedir. 1981'de Sedat Simavi Görsel Sanatlar Ödülü'nü kazanan Akdeniz Heykeli, Halk Sigorta için yapılmış ve Zincirlikuyu’ da inşa edilen Genel Müdürlük binası önüne yerleştirilmiştir. İlhan Koman, heykele ayrılan yerden memnun kalmamış, heykeli tasarladığı gibi renklendirememiştir ve maddi imkansızlıklar yüzünden şirketin şartlarını kabul etmiştir. 2000 yılında Halk Sigorta'nın adının Yapı Kredi Sigorta A.Ş. olarak değiştirilmesi sonucu heykelin mülkiyeti bu şirkete geçmiştir. Şirket, eseri herhangi bir özel mülk olarak değerlendirmekte, onun üzerinde hak iddia etmektedir. Akdeniz, Levent'te beton bloklar ve otoyollar arasında kalmaya mahkum edilmiştir. Yakın dostu Güneş Karabuda’nın, İlhan  Koman ‘ın görüşü olarak anımsadığı sözlerle: ‘Şöyle güneyde bir Akdeniz kentinin liman girişine konsa, gelen geçen gemiler ona düdük çalsa, selam etse güzel olurdu’.    

70’lerden itibaren İlhan Koman, sanata sezgi ve yaratıcılığa yer bırakan, sistemli bir araştırma olarak bakmaya başlar. Doğanın uzay boşluğunu nasıl yonttuğunu, yüzeylerin ve biçimlerin sırrını araştırırken, kendisiyle aynı gizemin peşindeki başka bilgelerle, matematikçilerle ortaklığa girer. Sanatçı, evrenin şiirsel düzeni ve matematiğin gizemi arasında bir bağlantı kurmuş olmalıdır. Onun, 70’lerden itibaren yarattığı eserler, geometrik birer soyutlama olarak şiir, akıl ve matematiğin birleştiği noktada durur. İlhan Koman’ın gerçeklik ve güzellik tanımları, sanatın ve bilimin, yaratıcılığın ve keşfin iç içe geçtiği bir coğrafyada olgunlaşır.

Paul Klee’ye göre “arı sanat, doğayı çalıştıran düzeni görünür kılar ve bu düzen her zaman sanatçıya açılır”. İlhan Koman, Klee’nin sözünü ettiği sanatçılardandır. Onun yapıtları, matematiksel formülleriyle ve şaşırtıcı derecede yalın olan inşa ilkeleriyle birlikte sergilenir, böylece gündelik hayatın içinde, bakıp da göremediğimiz bir düzeni görünür kılar.

Koman, formların ardındaki evrensel düzeni sezgiyle kavrar ve bu düzen içinde keşifler yapar. Hyperformlar, Moebius bandı, Sonsuzluk -1 türevleri, 1975-86 yılları arasında yaptığı her iş, doğadan soyutlanmış tek bir inşa ilkesinin farklı biçimleridir. Söz konusu ilke, temellerini on bin yıl öncelerde bulan Altın Oran yani form güzelliğinin ardındaki sayısal düzendir. Bu düzenin biçimi altın spiraldir. Altın spiral her yerdedir. Evren onu izleyerek uzanır. Koman’ın eserleri bu gizemli biçimin öznel yorumlarıdır. İşte bu nedenle, bu eserler önceden varoluş hissi verir. Onlar sanki bir sanatçı tarafından yapılmamış, şanslı bir tesadüf sonucu keşfedilmiş ölümsüz varlıklardır. Evrenin gizemli kodlarını taşır, uygarlığın ötesinden gelir, onun sözünden ötesini söylerler. İlhan Koman’ın işleri, yurdu evren olan, göçebe modernist heykellerdir.

Form üzerinde çalışan heykeltraş, insanoğlunun üç boyutlu uzay algısını oluşturan Euklides geometrisinin bilinen sınırlarının ötesine geçer. İlhan Koman’ın, İsveç patent bürosuna kayıtlı tam sekiz buluşu vardır. Onun yarattığı şiirsel biçimlerde yerçekimi, esneklik, denge ve hareketi doğanın bildiğimiz sınırlarını zorlayacak biçimde kullanılmıştır. Bu yepyeni ve güzel biçimlerin, fiziksel dünyada ait oldukları bir yerleri, bir gerçeklikleri vardır. Her biri mühendislikte, mimaride ya da bilimde sorulmuş bir sorunun cevabıdır: Bir atom fizikçisi İlhan Koman’ın keşfi olan hyperformları gördüğünde, bu biçimlerin, o güne kadar çözülememiş olan kristallerin yapısıyla ilgili gizeme ışık tutacağını söylemiştir. Koman’ın yarattığı esnek çok-yüzlüler / flexible polyhedra, kapandığında hacimsiz olan üç boyutlu nesnelerdir. Bu özellikleriyle onlar, uçaklarda ya da uzayda kurulan yapılarda yararlı olabilecek biçimlerdir. Komanrotoru adıyla anılan, rüzgarın şiddetine göre yüzeylerini ve dolayısıyla hızlarını ayarlayabilen tasarımların, 1970’lerde yoğun olan alternatif enerji arayışlarına katkısı olmuştur.

İlhan Koman, birden fazla Pi sayısı içeren yüzeyler yaratmayı dener. Bir dairenin çapı değiştirilmeden, yüzeyinin Pi sayısının katları ile artırılarak kıvrılmasıyla oluşan bir seri iş yapar. Sonsuz sayıda Pi kullanılınca, yüzeyler katlanarak, kavisler yaparak, iç içe geçerler. Ortaya çıkan, çevreyi ve merkezi birbirine bağlayan katmanlarca yüzeyden oluşan, baş döndürücü bir küredir. Sanatçı bu şiirsel tasarımın mimari bir yapı olarak hayata geçirilmesini istemiştir. İnsanlar, yapının içinde gezerken yüzeyler onlarla birlikte hareket edecek, yapı durup baktıkları her noktadan bambaşka görünecektir. Tam merkezden dışarıya doğru baktıklarında ise tüm yüzeyler çizgiye dönüşecektir. İlhan Koman’ın amacı, insanlara yaratıcı, öznel bir bakış açısı kazandırmak, içinde yaşadıkları koşulların tek ve mutlak olmadığını hatırlatmaktır. Sanatçı, insana özgürlüğünü ve gücünü geri verecek, taptaze bir gerçeklik düzlemi yaratmak adına çalışır.

1971 yılından gerçekleştirdiği, Leonardo’dan... isimli çalışması da, Koman’ın bakış açısının ipuçlarını verir. Leonardo, İlhan Koman’a ilham veren ünlü deseninde, insan bedenini üç çember içine yerleştirmiştir. Bu desen, kentin boyut ve ölçülerinin, insan bedeninin oranlarına uyması gerektiğini söyleyen Vitrivius’a gönderme yapmaktadır. İlhan Koman’ın desene eklediği dördüncü çemberde, insan bedeni soyutlanarak barış işaretine dönüştürülmüştür. Koman’a göre insan her şeyin ölçüsü olduğu zaman kent, içinde yaşamaya değer bir yer olacaktır. Bu düşüncede soyutlama, insanı ve mekanı hedef alır, onları tarihin içindeki geçici kimliklerinden sıyırır, sonsuzluğun içine bırakır.

İnsancıl bir çevre yaratma arzusu, İlhan Koman, Hadi Bara ve Tarık Carım’ın 1953’te kurdukları Espace grubu’nun temel amacıdır. 1955’te, Art d’Aujourdui dergisinde yayınlanan Groupe Espace Manifesto’su, kent mekanında yaşam alanları yaratmaktan söz eder. Manifesto, sosyal ve ekolojik çevreyi göz önüne alan projeler geliştirebilmek için sanat, mimarlık ve şehirciliğin birlikte çalışması gerektiğini vurgular. Groupe Espace Manifesto’su, çağdaş heykel sanatının temel meselesi olan mekana odaklandığı için büyük önem taşır.

İsveç parlamentosu’ndaki Kraliyet Arması rölyefini gerçekliğin sarsılmaz kalelerini dinamitleyen sanatçı yapmış ve rölyefin arkasına bir not bırakmıştır: “Hayatın bir cilvesi, sizin devletin alameti farikasını da bir kara kafalı yaptı”. Irkçılığın çirkin yüzünü görmüş, kendi hayatını tarihsel gelenekten, siyasi ve kültürel otoritelerden korumak için savaşmış, yersiz yurtsuz sanatçı, insanlığa bir armağan sunmuştur. Koman’ın armağanı, karşısında,  gösterişli zaferlerin, geçit vermez sınırların, kibirli iktidarların dağılıp gideceği sonsuzluk parçalarıdır. Onlar mekanın ve zamanın içinde girdaplar oluşturur, dokundukları zamanı sonsuzluğa, mekanı evrene açarlar. İlhan Koman’ın heykellerine bakan insan ebedi dönüşe katılır; önyargılarından, öğretilmiş inançlarından ve değerlerinden soyunur, özgürleşir. Artık bilgi; deneyerek, yaşayarak ve yaratarak, merak ve sevinçle kurulacak ve yaşam, bir sanat eseri gibi “has, öz ve gerçek” olacaktır.  

Günümüzde Koman Vakfı projeleriyle onun sanatsal ve bilimsel mirasını yaşatabilmek adına bir çok etkinlik düzenlenmektedir.En son benimde eserlerin montaj aşamasından açılış aşamasına kadar içinde bulunduğum İzmir Güzelyalı Kültür Merkezinde gerçekleştirilen İlhan Koman sergisi, Türkiye sergileri içinde İstanbul dışı ilk sergi olma özelliği taşır.

Başka bir proje ise İlhan Koman sanatının yanında deniz tutkusunu da gözler önüne sermeyi amaçlıyor.İlhan Koman’ın hayatının son günlerine kadar yaşadığı “Hulda”isimli teknesinin Stockholm’den İstanbul,Haliç’e getirilmesi,yolculuğu sırasında 11 ülkenin limanlarında Türk sanatçıların eserlerinin sergilenmesi ,Hulda’nın İstanbul’da bir sanat platformu,atölye,konut ve akademi teknesi olarak kullanılması,yazları Türk sahillerini gezerek,irili ufaklı limanlarda umut vaat eden sanatçılara sergiler düzenlemesi amaçlanmaktır.

Son olarak Türkiye’nin yetiştirmiş olduğu  Dünya çapında bir sanatçı ve bilim adamı olan İLHAN KOMAN’ın eserlerinin daha büyük kitlelere ulaşmasını ve üniversitelerin güzel sanatlar ve  özellikle sanat tarihi bölümlerinin daha fazla yer ayırarak ,bu bilinciyle yetişen ve kendi sanatına ve sanatçısına sahip çıkan bireylerin yetişmesini yürekten temenni ederim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

İlhan KOMAN, Retrospektif, YKY, İstanbul 2005

 

Melda KAPTANA, Ben Bir Bizans Bahçesinde Büyüdüm, YKY, 2003

 

Hüseyin ALPTEKİN, “İç Dünyalar”, Arredamento Dekorasyon, 5, 1993

 

Abidin DİNO, “Kim Bu İlhan Koman?”, Milliye Sanat Dergisi, Yeni Dizi:20, 15 Mart 1981

 

Güneş KARABUDA’nın kaleminden, Yeni Yüzyıl Gazetesi, 18 Aralık 1996 Çarşamba

 

Bellek ve Ölçek Modern Türk Heykelinin 15 Sanatçısı, İstanbul Modern, 2006 İstanbul

 

Arslan MENGÜÇ, “İlhan Koman Heykellerini Anlatıyor”, Hürriyet Gösteri Sanat Edebiyat Dergisi, 1987

 

Galeri NEV, İlhan Koman Katalog, İstanbul 2006

 

Zeynep ORAL, Cumhuriyet Gazetesi, 28 Mayıs 2005 Cumartesi, s:15

 

Ali NEYZİ, Bir Heykelin Öyküsü

 

Ezgi BAKÇAY, “İlhan Koman’nın Heykelleri ya da Yaratıcı Bilimin Eşsiz Gövdeleri”, Etkin Sanat, Sayı:8, Ocak-Şubat 2006

 

Fatma Semiha UÇUK, İlhan Koman, 1996

 

Güneş KARABUDA, Milliyet Sanat Dergisi, 1981, İstanbul

 

King Jerry P., Matematik Sanatı, Tübitak Yayınları, 1992, Ankara

 

Elif Cankurt ÖZAKINCI, Akdenizden Çağrışımlar, Arredamento-Dekorasyon, Sayı:48, 1993

 

Prof. Dr. Aykut KAZANCIGİL, Prof. Sadi ÖZİŞ, Sanat Çevresi 100, Şubat 1987

 

Dilek AYYILDIZ, İlhan Koman ve Metal Mobilya Tasarımları, İTÜ Endüstri Ürünleri Tasarım Bölümü Yüksek Lisans Programı, 1999-2000

 

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü Başkanı Doç. Nilüfer ERGÜN, İlhan Koman Açık Alan Heykelleri

 

Kaya ÖNSEZGİN, İlhan Koman:Deney Birikiminden Bulgular Dünyasına, Yapı Dergisi Temmuz 2005

 

İlhan KOMAN, “Soyut Devingen Heykele Bakışım”, Sanat Dünyamız, 82, 2002



[1] Kaya Özsezgin,Retrospektif,YKY,s:18                                                                                                 

[2] Kaya Özsezgin,Retrospektif,YKY,s:1

[3] Güneş Karabuda,İlhan Koman Türkiyede,s:251

[4]  Kaya Özsezgin,Retrospektif,YKY,s:8

[5]  Kaya Özsezgin,Retrospektif,YKY,s:10

[6] Kaya Özsezgin,Retrospektif,YKY,s:12

[7] A.g.y

[8] Fatma Semiha Uçuk,İlhan Koman,s:116,117

[9]  Kaya Özsezgin,Retrospektif,YKY,s:14

[10] Sadi Çalık,Siren Çalık,T.İş Bankası Kültür Yay.,2004

[11] Kaya Özsezgin,Retrospektif,YKY,s:15

[12] Hüseyin Alptekin,”İç Dünyalar”,Arredemento Dekorasyon,s:5,1993

[13] Lausanne Magazine,28 Mart 1962

[14] Kaya Özsezgin,Retrospektif,YKY,s:16

[15] Melda Kaptana,Ben Bir Bizans Bahçesinde Büyüdüm,YKY,2003,s:219

[16] Kaya Özsezgin,Retrospektif,YKY,s:17

[17] Güneş Karabuda,İlhan Koman Türkiyede

[18] Kaya Özsezgin,Retrospektif,YKY,s:18

[19] Kaya Özsezgin,Retrospektif,YKY,s:19

[20] “Kim Bu İlhan Koman?”,Abidin Dino,Milliyet Sanat,say:20,15 Mart 1981

[21] Kaya Özsezgin,Retrospektif,YKY,s:20

[22] Kaya Özsezgin,Retrospektif,YKY,s:21

[23] İlhan Koman,Soyut Devingen Heykele Bakışım,Sanat Dünyamız,s:82,2002

[24] Jerry P. King,Matematik Sanatı,Tübitak Yay. ,Ankara,1992

[25] Kaya Özsezgin,Retrospektif,YKY,s:23

[26]Melda Kaptana,Ben Bir Bizans Bahçesinde Büyüdüm,YKY,2003,s:282-85

[27] Kaya Özsezgin,Retrospektif,YKY,s:24